‘Uncategorized’ Kategorisi için Arşiv

Hangi Yılda Yaşıyoruz!

Haziran 21, 2007

Yıl 2007…

 ”45 gün gibi kısa bir sürede ‘referandum’ sebebleri vatandaşa anlatılamaz. Rejim değişikliğine dahi sebep olabilecek anayasa değişikliğinin halka sunulması aceleye getirilmemelidir….”

 45 gün… 45 günde neler olabilir ? Günümüz dünyasında her saniyenin müthiş değişimlere ve gelişmeye sahne olduğu, iletişimin hız çağına uygun olarak “anlar” ile gerçekleştiği düşünülürse 45 gün hayli uzun bir zaman dilimi.

 Türkiye, her köyüne yazılı basının ulaştığı, her evinde -hatta pek çok evinde birden fazla- televizyonun bulunduğu, neredeyse en ücra köşesine kadar telefonun gittiği, 37 milyon gibi nüfusunun yarısının “cep telefonu” kullandığı BÜYÜK bir ülke!

 Böyle bir ülkede 45 günlük bir süre içinde “devlet ricali” halkına referandumu, neden yapıldığını, niçin-neye evet yada hayır diyeceğini anlatamayacak!

 Bu ülke insanı referandumun amacını(?) da, neye-niçin evet yada hayır diyeceğini de daha şimdiden çok iyi biliyor. Asıl bu ülkenin halkını hala 1930 larda olmasa bile 60-70 te yaşadığını sanan, ülkenin geldiği noktayı göremeyen, irticanın (gericilik) yılmaz savaşcıları olan zatların öğrenmesi gerekenler var. Asıl O nlar 120 güne değil yıllara ihtiyaç duyanlar…

Ülkemizin halen büyük sorunu, günün gerçeklerinin çok gerisinde kalmış yönetici ; Geçmişin karanlıklarında yaşayan, ancak kendini “ilerici” gören “irticacı” takımı; Rejimin değişeceğinden endişe eden ancak kendi savundukları rejimin “patrimonyal” yapısından büyük fayda sağlayan ve değişiminden, akılcı yöntemlerle yenilenmesinden büyük korku duyan “seçkinler zümresi”.

Ülkenin öncelikli sorunu bu insalar ve zihniyetlerinden kurtulması… Olacak elbette ancak, insanın doğası gereği bir “iktidarı” bırakması kolay değil. Direnmeleri de bu noktada gayet doğal…

Ya Sabırrrr

Haziran 15, 2007

  Rahmetli de çok pişman oldu ama iş işten geçmişti. Herhalde şimdi de kemikleri sızlıyordur : “Bu milletin başına nasıl bir bela bıraktım” diye.

Veto Kralımız her yolu deneyecek  seçimden sonrada CB olarak bir müddet daha kalabilmek için. Nedir refanduma götürdüğü değişiklikler:

-Genel seçimlerin 4 yılda bir yapılması,
-Meclis’in, yapacağı seçimler dahil, Genel Kurul’da bütün toplantılar üye tamsayısının en az üçte biri (184) ile toplanacak,
-Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek. Cumhurbaşkanının görev süresi, 5 yıla indirilecek; bir kimse, en fazla iki defa (5 artı 5) cumhurbaşkanı seçilebilecek,
-Cumhurbaşkanlığına, TBMM üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi, 20 milletvekilinin yazılı teklifiyle mümkün olacak.

Peki gerçekten bu değişikliklerden “ciddi bir endişe” duyuyor olabilir mi ? Hiç sanmıyorum. Ivır zıvır sebebler söyleyecektir elbet. Asıl amacı ne peki ? Bu kadar bekleyip, kendisine tanınan “karar verme süresi”ni sonuna kadar kullanıp, son dakika açıklamasıyla “yokuşa” süren kararlar almasında “iyi niyet” beklemek çok zor…yada kim beklerse beklesin ben iyi niyet göremiyorum…

Açıkçası sakin bir yorum yazmakta zorlanmaktayım. 22 Temmuz seçimlerinin olmasını istemiyenler var. CB de bunlardan biri yada kullanılan “koz piyon”…

22 Temmuz sonrasına dair planlarıda hazırdır, bitecek gibi değil şer..sizlikleri… Cumhur Başkanı seçiminin gelecek meclise bırakmak öncelikli amaç, sonrasında ise eğer istedikleri meclis tablosu oluşmaz ise yine meclisi kilitleyip yeni CB’yi seçtirmemek -her türlü alavere,dalavere hatta darbe denenerek- tekrar bir seçimin önü açılacak. Herhalde CHP kazanıncaya kadar deniyecekler şanslarını, yapacaklar her tür şer..sizlikleri …

Biraz sakinleşip yazmalı, neyse…

Bir Üstadın Yıl Dönümü..

Haziran 13, 2007

“(Şimşek çakmasında)Işık sesten, düşünce de eylemden önce gelir”

13 Haziran 1987 Üstad Cemil Meriç vefat etti… Ölüm yıl dönümün de kendisini rahmet,saygı,sevgi ve hürmetle anıyorum, yattığı yer nur mekanı cennet olsun…

[VEFAT YILDÖNÜMÜ ANISINA...] ‘Ölür ise ten ölür, Meriç ölesi değil

Başlıca işim, düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır.” diyen Cemil Meriç, yirmi yıl önce bugün 71 yaşında vefat etti. “Düşünmek, düşünceye hakettiği asaleti vermek ve bunu cemiyetle paylaşmak” içinde yaşadığımız coğrafyanın yakın zamanlarda unuttuğu bir nitelik. Değerler sıralamasında düşünce hanesi hayli gerilerde.Hele hele Cemil Meriç gibi belli bir kesime bağlanmamış, fikri birikimini bir sofist tavrıyla “izm”lerin meşrulaştırılmasına adamamış olan kişinin kendisine biçtiği rolle “kitlelerin sevgilisi” olması beklenemezdi, nitekim öyle de olmuştur. “İzm”ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri,” diyen Meriç’i, izm’lere bağlanmayı, bir kolektif kimlik fantezisi içinde kendi bireyliğini yitirmeyi soylu bir tavır olarak gören kuşakların anlaması kolay değildir. Bugün izm’lerin sonundan bahsedenlerin bile gerçekte başka bir kılıkla arzıendam eden yeni bir izm’in takipçileri olduklarını fark edemedikleri bir dünyada Meriç’in sözlerine kulak verenlerin az olması anlaşılır bir durumdur.
 M.Naci Bostancı

“Mağradakiler” eserinin kapağında ki fotoğrafı beni ziyadesiyle duygulandırır, ilerlemiş gözlerindeki miyopinin etkisi ile zorlukla görebilen Rahmetli Meriç Üstad, bir kitabın üzerine eğilmiş, neredeyse burunu kitaba değecek “OKUMAYA” çalışıyor. Bizim gibi okuMayan bir nesle ithaf edercesine…

Ne gülüyorsun ? Anlattığım senin hikayen…
                                        Horatıus,

Terör!

Haziran 11, 2007

Son dönem de “tırmanan terör olayları “tesadüfi” mi ?” sorusu pek çok “fikir” insanının aklını kurcalıyor. Kadro iktidarından olmak istemeyen oligarklar “muhtura” dahil her yolu denedi.

 Ancak hani “Allah ın sopası yok” dedirtircesine “milli iradeyi” hiçe sayanların ayakları birbirine karışmakta, milletin tarafında yer alacakların statükonun ve devletçi-militerizm in yanın da yer almalarıyla yaptıkları hatanın ceremesinin kısa zamanda görülmesine şahit olmaktayız.

Mitingler, muhtıra, anayasa mahkemesinin “hukuk darbesi” süreci bürokratik diktanın istediği sonuca ulaşmasını bir türlü sağlamamış; istedikleri,destekledikleri iktidar adayı partileri seçimlerde birinci parti olma ihtimaline ulaşamamıştır.

Ülke insanının “milliyetçi” duygularına hitab eden ”ulusalcı” bir yaklaşımla başarılı olmaz ise “kan” ile olur!  “İrtica-laiklik-ülke satılıyor” iddiaları tutmayınca kamu oyunu etkilemenin yolu safsataların yerine “gözle görülür, kalplerde hissedilir” acıları depreştirmek ve yaşatmakla mümkün olabilir mi ?

11 Eylül olayının ABD kamuoyunda “Irak a müdaheleyi” nasıl meşru hale getirdiğine şahit olmuştuk. Bir “resmi ideoloji” uğruna bir “hakim güç” takımı dört binden fazla insanının katledilmesine göz yumar mı ?

 Ülke sorunlarını her daim aşılmaz dağlar gibi göstermek isteyen bir anlayış, ülke insanını korkularla yönetmek istiyor. Bindiğimiz sandalı kendisi sallayıp dışarda büyük bir fırtına olduğuna içindekileri -üllke insanını-inandırmak istiyor.

Peki sorunlar sadece bize özel ve çözümsüz, yada çok mu zor ?

 Mesela ülkede bir “şeriat,irtica” sorunu var mı?

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki “bu ülkede şeriatı isteyen yoktur” demek kesinlikle akl-i değildir. Anlamamız gereken bence her ülkede “bayrak isteyende, rejim isteyende, değişim isteyende,özgürlük isteyende” olacaktır. Mesele bu isteklere karşı nasıl bir sistemle cevap vereceğimiz, insanları “mutlulukları” için hangi yöntemlerle yöneteceğimizdir.

Eğer ki “hukuk sistemi sorunları çözemiyor, ancak bir egemen gücün sopası gerekli” dersek toplumu bir arada tutmamız, aşırı uçları “sistem içine” almamız mümkün değil.

Bizim için hep dış ve iç düşmanlar oldu, çözülemez problemlerimiz hiç bitmedi!

-Sunni-alevi
-Türk – Kürt
-laik-antilaik
-irticacı-cumhuriyetçi vs vs…

yani hem etnik hem dinsel “içselleştirdiğimiz” sorunlarımız oldu. Ancak en önemlisi bu sorunların hep bize özel olduğunu düşünüyoruz. Sorunlarımız çok büyük çözülmesi zor ve bir tek bize özel!

Oysa ki, Hindistan da 18 değişik din, 100 leri geçen mezhep, 10 larla ifade edilen etnik kimlik ve 800 milyonu aşan bir nufus var. Hindistan da bir ülke değil mi ?

İngiltere de İrlanda ve ira,
İspanya da Bask,
Fransa da etnik kimlik çeşitliliği,
ABD de zenci-beyaz çatışmasında Güney-Kuzey kamlaşmasına kadar binbir sorun!

Pek çok ülkenin başına “illegal” örgütler bela, tarikatlar her yer de “inanç sömürüsü” yapabilmekte, hatta pek çok ülkede ve de özellikle ABD de “tek tanrı” dışı inanışlarla “toplu tarikat intiharları” dönem dönem gündemde…

Peki çözüm ne  ? Çok kişilişe, evet : HUKUK DEVLETİ! İnsanların BİREY olarakta ÇOK DEĞERLİ olduklarını anlatmamız. Hiç bir insan bir “kitleyle” berber değerli değil! Sadece O olduğu için değerli ve hakları var. Bu hakların tesisi kollektivist kötülükleri engelleyecektir!

 Peki, başa döner ve “terör”ü hakim güçler kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilirler mi (?) diye tekrar sorarsak, “evet” cevabını vermenin hiçte güç olmadığını söyliyebiliriz…

Mesela Rus mafyasının Putin tarafından yok edilmediğini, ele geçirildiğini ve hatta Putin in başına geçtiğini iddia eden pek çok yazar-çizer var. Mafyanın hem korku aracı olarak kullanılması-halka “kötü”nün gösterilmesi, iyi “benim” denmesinin bir yolu- hemde “legal” yolların dışında haraketleri başarma aracı olar kullanılması mümkündür.

Peki terörde simüle edilebilir mi ? Yani insanların “sisteme sadakati”ni arttırmada kullanılabilecek bir araç haline getirilebilir mi ? Bir başka deyişle bir terör olayı, bir planın parçası olarak kullanılır ve teröristler “kötü”nün, sistem savunucularıda “iyi”nin simgesi olarak lanse edilir. Toplumu kendi çıkarları doğrultusun da yönetmek isteyenlere “işte kötü” diye gösterebilecekleri “merkez”dir terör!

Terörün tamamen yok edilmesini gerçekten isteyenler, terörün “ideoloji”lerine yaptıkları katkıyı görmezden gelebilirler mi ? Mesela Gorge Bush!

Ülkemizde seçim öncesi son aşama “aşırı milliyetçilik” etkileşimiyle hedef vurma!

 Allah bu milleti 22 Temmuz a sağ salim çıkarır inşallah… Lakin endişe sonrası. Statükonun devamını isteyenlerin önü açılmazsa daha da şiddetli tepki verebilecekleri açık…

Sonumuz hayrola..

Kavganın Başı-Sonu

Haziran 11, 2007

Tarih bize “devrimci” ülkelerin değil “evrimci” ülkelerin, devrim yapanların değil, yavaş yavaş ihtiyatla ilerleyenlerin daha ileri, daha gelişmiş, daha medeni olduğunu göstermiştir. Mesele yıkmak değil inşaa etmektir. Cumhuriyet öncesi 21 anyasası, sonrası 24 anayasasından bu yana kaç anayasa ile tekrar yıkıp yapmaya kalktık, sonrasında nerdeyiz ?

Bu ülkenin üzerinde yaşayan tüm insanlar bu toprakları “vatan” olarak kabul ediyorsa bu ülkenin “vatandaş”ıdır. Her etnisite bir başka renk, çeşitlilik ve zenginlik katar. Nasıl ki en basit canlı tek hücreliler en az komleks ve yetide ise, en mükemmel varlık insan da pek çok çeşitteki hücre, organ ve sistemlerin bir araya gelmesi ile en kompleks ve yetiye sahip varlıktır. Yani ?

Yanisi şu ki, toplumlar da içlerinde ki çeşitlilik ile en üst düzeyde yetenekliliğe, çok daha güçlü bir yapıya kavuşma fırsatını bulur. Yeter ki bu çeşitlilik “bir arada yaşamın” faydası ekseninde buluşturulabilsin. Birliktelik ile gelen kollektivizmin “birey”i, çoğunluğun “azınlığı” ezmesi engellenebilsin…

Peki bu nasıl olacak ?

İnsan doğal bir gerçeklik, millet bu gerçekliklerden müteşekkil bir oluşum, devlet ise sun’i bir yapımdır. Asolan ve önce gelen insanlardır.  Devlet oteritesini de kullanan makineler değil insanlardır. Görüleceği üzere devlet bir “yapı” dır. Eline “güç” verilmiş bir organ. Bu yapı yada organda “hakim güç” tartışmasına son verecek olanda bu “organ”ın mutlak sürette “sınırlandırılması”dır. Her kesimin “eline geçirmeye çalıştığı” bir yapı olmaktan çıkarmanın tek yoluda budur!

Anarşizm felsefi düşünürlerinin dahi “devlet”ten vazgeçemediklerini görüyoruz. Cohmsky “biz anaşistlere en büyük yardımı ‘devlet’ denen ‘şey’in yerine konulabilecek bir ‘şey’ söyleyecekler yapar!” derken bu çaresizliklerine vurgu yapıyor.

Nihayetinde “devletsiz” olmuyor, bir devlet olacaksa elbette bir ismide olacak. eğer ki ülke içinde etnisite gruplarının itirazı bu isme ise ve bu ismi “ret” noktasında ise problem büyüktür ve ne istediklerine tekrar dönüp bakmak zorundadırlar. Bu ülkenin devletinin ismi “TÜRK DEVLETİ” dir ve bunu değiştirmeye kalmak “güç” ile “zor” ile yada “politik” olarak mümkün değildir.

Tüm dünyada devlet yapılanmaları bir tekamül ve değişim sürecindedir ve statik değildir. Asolan insanların mutluluğu, refahı doğrultusunda tekamül ve değişim kaçınılmazdır. Mesele bu olmalıdır, mütareke edilecek olay budur.

Bu mütareke edilecek konunun argümanları ne olacaktır ? İşte bir başka paradoksta burda yaşanmaktadır. Bu konuda toplumum her kesiminin, hatta bir düşündüklerini söyleyip görüşleri yakın olanların içinde dahi farklı yaklaşımlar, değişik argümanlar sunanlar olacaktır. Lakin benim bencemde ki en önemli ana değer (argüman) “özgürlük”tür. Bu değerin temellendirilmesinde ve iktisadi, siyasi, sosyal açılımlarında dahi hatrı sayılır bir çeşitlilik mevcuttur. Bu çeşitliliği “kabül”; toplumu, bir aşçının elinde şekillendirebileceği hamur gibi görmeMek; insanı, “araç” olmaktan çıkarıp “amaç” haline getirmeye yöneliş tartışmaların şekil ve çerçevesini belirleyecek yolu tutuştur.

Devletler “kollektivist” fikirlerden uzak durmalıdır: din, ideoloji, milliyetçilik, etnik kimlik dayatmaları ve benzeri her tür empozisyondan kaçınmalıdır.Lakin,
kollektivist fikirler hisleri ve heyacanları manipüle ve mobilize etmeye dayanır. Bu yüzden, kollektivist hareketlerde sloganlar;marşlar;intizamlı,disiplinli aktiviteler ;ayinler ve bireylerin hayatının her anının ideolojik işgali esastır. Bu tarzın en uç sonucu aklın giderilmesidir.

Oysa ki devlet, insanların hislerine değil akıllarına, mantıklarına hitap etmek ;onların anlama, kavrama, muhakeme etme,karşılaştırma yeteneklerini harekete geçirmek ve geliştirmek durumumdadır. Bunu yapmasının doğal yolu ise “negatif özgürlüktür”. Yani eylem değil eylemsizlik, müdahale değil, serbestlik; eşitlik sağlamaya çalışmak değil “denge” durumunun idamesini sağlamaktır.

Türkiye, bazı görüşlerin savunduğu gibi, belli bir kesimin lehine olacak bir Türkiye değil, herkesin daha mutlu,huzurlu ve müreffeh yaşayabileceği bir ülke olmalıdır.

Dindar da, ateist de, Kürt de , Türk de, Müslüman da, Hiristiyan da, fakir de, zengin de, böyle bir TÜRKİYE de yaşamaktan sevinç ve vatandaşı olmaktan kıvanç duyabilmeli, geleceğe güvenle bakabilmelidir! Bu topraklarda yaşayıp bu topraklarda ölmeye mahkum olduğu, başka şansı bulunmadığı için değil, zevkle seçtiği için karar verebilmelidir…

Son tahlilde şunu söylemeliyim ki hangi sistem yada yönetim şekli kurarsak kuralım, bu yönetim şekli ve sistem için ülke insanının her bir ferdinin mutluluğunu, refahını ve hatta kendisini “feda etmek” zorunda bırakır isek, insanı amaç olmaktan çıkarıp araç haline getirmiş oluruz. Ne ülkenin, vatanın bütünlüğünü ne huzurunu sağlayabiliriz. Bence sorun burada…

Geç Kaşmış Gündem…

Mayıs 23, 2007

14                Nisan 2007 de yapılan Cumhuriyet mitinginin sonrasında, mitingcilerin hızını alamayacağını tahmin etmiş ve haklı çıkmışız. Bu gayet doğaldı, çünkü miting istenen tepkiyi çekmemiş, basın, sivil örgütler çok ilgilenmemiştir. Böyle olunca yeni mitinglere rüzgar açmaları gayet normal.

 

Cumhurbaşkanlığı seçim süreci çok tartışılacak, cumhurbaşkanlığının bu kadar önemli olmasının arkasında ki neden araştırılacaktır.

 

Masum gözüken  “laiklik tepkileri” mi, yoksa “illegal iktidarın” sonunu getirebilecek bir seçimin engellenmesine yönelik çırpınışlar mı ?

 

İşin boyutu 27 nisan akşamı gelen “muhtıra”ya kadar vardığına göre, birilerinin fena halde “endişesi” var. Ama bu endişe ne için ?

 

CB seçme süreci yeni mi ? Yani CB seçimlerinin ne zaman yapılacağı önceden belli. Peki neden bu güne kadar beklenildi ?

 

Büyük ihtimalle 2002 Kasım seçimleri sonrasında “iktidara her kim gelirse gelsin” başarılı olamayacağı düşüncesi bazı kesimlerce hakim düşünce idi. Gerçektende krizden hala çıkılamamış, elde ki borç stoku son haddine dayanmış durumdayken, gelecek hükümetin ne yapacağı ve nasıl bir ekonomik düzen tutturacağı merak konusuydu. Nihayetinde “sıkı para politikası” oy kaybetmesine de neden olacaktı. Yapacağı iktisadi program seçimi her halükarda “hükümeti” oy kaybına uğratacaktı.

 

Akp hükümetinin yerel seçimlere kadar ekonomiyi dizginleyebilmesi, bir miktar rahatlatması, daha da önemlisi çok uygun şartlarda “borçlanma” yapabilmesi başarı olarak görüldü ve iktidar partisi oylarını arttırdı. Bir nevi halk “istikrara” oy verdi. (Bir konferansta Tuncay Özkan “bu ülke şu kadar borçlanabildi. Bu borcu siz –salondakileri işaret ederek- aldınız. Bu borçlar Türk Halkına güvenden verildi” diyerek hükümetti geçiniz mesajı verdi)

 

28 Mart yerel seçimlerinden (2004) sonra bazı çevrelerde yüzler ciddi manada asılmaya başladı. Hangi kesimler de ?  2004 yılı içinde düşünülmüş bir “darbe”nin söz konusu edildiği şu günler de “hangi çevrelerin” rahatsız olduğunu tahmin etmek zor değil. “Yerel seçimlerde kazanılan belediyelerin çokluğu hükümetleri zayıftır” görüşü de vardır. İktidara yerel yönetimlerin yük olabileceği düşünülerek beklemeye gidildiğine de kainiyim.

 

2005 yılı şubat ayında bir iş gereği Antalya ya gittim. Antalya daki bir dostum yemekte bana “Ağabey bir daha başka bir parti belediyeyi zor görür. Adamlar müthiş çalışıyor, adeta belediyeciliği öğretiyorlar” dedi. 2005 ortalarında hala Akp  güçünü kaybetmemişti.

Tehlikeyi ilk vurgulayanlardan biri Zülfü Livaneli oldu. İşi abartıyordu, başka yöne vurarak tehlikeyi haber veriyordu. Tarih 16 mayıs 2005. Vatan gazetesinde ki köşesinde şu başlığı atıyor Sayın Livaneli :“Türkiye de rejimin değişeceği tarih”!!!
Sayın Livaneli bu yazdıklarında “rejimin değişeceği”ne gerçekten inanıyor mu ? Bence %100 inanıyor. Ne olursa ? CB yi Akp alırsa! Dış güçler ve içteki iş birlikçileri her şeyi düşünmüş. Rejim değişecek, “şeriat” gelecek! Yazısından böyle düşündüğü sonucu çıkıyor.
Ancak daha “derin düşünelim” dersek ne olur ? Yani gerçekten bir rejim değişikliği olacak ise değişen “ne” olacak ? Rejim “cumhuriyet” ten şeriata mı geçecek , yoksa “bürokratik dikta”dan sivil iktidarlara mı ?

Burada Ali Bayram oğlunun “Askerin gölgesiyle gelen krizin dört boyutu…” yazısında bahsettiği “devlet iktidarı” –yada bizim diğer yazılarımızda bahsettiğimiz “illegal iktidar- yerini tamamen kaybedip, halk iradesinin gerçekten tek başına iktidar olması mı Sayın Livaneli nin bahsettiği değişiklik ?

Kasım 2005 tarihinden sonra ki gelişmelere şöyle bir bakmakta ziyadesiyle yarar görüyorum:

-.Şemdinli’de 9 Kasım’da Özipek Pasajı’ndaki kitapevine el bombası atılması. (Şemdinli olayları)
- Chp ve diğer partiler erken seçim söylemine başlıyor. (24-25. 11.05 (Baykal seçimleri 4 yılda bire indirmeyi teklif ediyor aksiyon)
-Danıştay’ın ’sokakta başörtüsü takan Aytaç Kılınç adlı öğretmenin anaokulunda müdür olamayacağına’ ilişkin kararı (şubat 06)
-Trabzon da rahip cinayeti (şubat 06)
- Danıştay’a yapılan saldırı (17.05.07)
- Büyükanıt paşanın genelkurmay başkanlığı süreci (Şubat-Ağustos 06)
-Harnt Dink cinayeti.

Şemdinli olaylarının iç yüzü çok tartışılacak konuların başında gelmesine rağmen yine üstün körü ele alındı ve kapatıldı. Genel kurmay başkanı değişimi ile direk ilgisi olduğunu düşünüyorum. Askeriyeye mesaj verildi. Ancak tam olarak netice alındı mı bilmem.

Chp ini erken seçim yada seçimlerin dört yılda bir yapılmasını istemesi ise elbette CB seçimlerinden önce meclis aritmetiğini değiştirmek. Aksiyon dergisinin 573üncü sayısında bakın Chp nin planı nasıl :

Hesap cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine

Erken seçim tartışmalarının kritik eşik 2006 yılını ısıtacağı belli artık. Meclis içi ve dışındaki siyasi partiler, 2006 sonbaharını öneriyor. Belirleyici konumdaki AK Parti, zamanında seçimi yani 2007 sonbaharını telaffuz ediyor. Hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzından. Olan bitenin merkezinde ise çok hassas bir hesap yatıyor: Cumhurbaşkanlığı seçimi.

Aslında, son 22 yılda Türkiye’de seçimler hep ‘beş yıllık’ anayasal süre dolmadan yapıldı. Konjonktür, sürekli, erken seçimi dayattı. Tarihî sürece bakarak bugün için hükümde bulunmak elbette zor. Meclis’in önünde daha iki yıl var. “Seçim şartlarının henüz oluşmadığı” da söylenebilir. Ancak, iç ve dış konjonktür “bıçak sırtı” gündemleri diri tutuyor. Avrupa Birliği (AB), Irak, terör, Şemdinli olayı gibi toplumsal gerilimler, laiklik tartışmalarının körüklenmesi, cumhurbaşkanlığı seçimi ve komuta kademesinin şekilleneceği ağustos ayına dönük senaryolar siyasetin seyrini her an etkileyebilecek unsurlar.

Seçim tartışmaları, işte böyle bir zemine oturuyor. Düğmeye yine Cumhuriyet Halk Partisi lideri Deniz Baykal bastı ve erken seçim istedi. Baykal, 1995 (Tansu Çiller’le koalisyona razı olurken de şartı erken seçimdi) ve 1999 (verdiği destek karşılığında, dönemin koalisyonuna aylar öncesinden erken seçim kararı aldırdı) seçimlerinin de tetikleyicisiydi. “Cumhurbaşkanını AK Parti seçmemeli” görüşündeki Baykal’ın stratejisi, hükümeti sandığa razı etmek. Seçim startı verdiği CHP Kurultayı da izleyeceği “laiklik, ulusalcılık, Çankaya” eksenli stratejinin provasıydı. Deniz Baykal, Türkiye tablosundan bakış açısına göre siyaset üretiyor. 3 Kasım şartlarının değiştiğine, AK Parti’ye karşı bir cephe oluştuğuna inanıyor. Siyasi tansiyonu yükselterek, bu toplumsal muhalefeti partisine çekmeye çalışıyor. Küskün solun “laiklik”, merkez sağın da “milliyetçilik” hassasiyetine oynuyor.

AK Parti’yi dışlama senaryosu

“Artık, çare asker, darbe değil; halk. AK Parti sandıkta gönderilmeli.” yollu “demokrasi” söylemine sıkça başvuran CHP lideri Baykal’ın seçim stratejisi, siyasi kulislerde elde kağıt kalem sıkça seslendirilen bir senaryoyla da örtüşüyor. İktidarı sandıkta ekarte etmeyi içeren senaryoya göre, muhtemel bir seçimde AK Parti oy kaybedecek; birinci parti olsa bile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Doğru Yol Partisi’nin (DYP) de Meclis’e girmesiyle bugünkü milletvekili sayısına ulaşamayacak. Belki, tek başına iktidar olması da zorlaşacak. Diğer partilerin hükümeti kurması ve cumhurbaşkanını seçmesi ihtimali doğacak. Senaryoda, Baykal’a başbakanlık hatta cumhurbaşkanlığı bile var.

Görüldüğü üzere CB seçimleri çok önceden gündeme alınmış. İşin ilginç yanlarından biride diyelim ki seçimler dört yılda bire indi ve seçime yine altı yedi ay kala CB seçimleri var erken seçim olsun denilecek mi ? Yada bu seferde üç yılda bir seçim yapma konusu mu gündeme gelecek ? İş güzarlık diye bir şey var mı ?

Danıştay’a yapılan saldırı tesadüf olabilir mi ? Mümkün değil ? Hazır Danıştay başörtüsü ile ilgili bir karar almış iken bu fırsat kaçırılır mı ? Fakat amaçlanan elde edilmedi. Ülkenin kaosa sürüklenmesi için yeterli bir “itme” buna karşılık gelen yeterli “tepki” gelmedi. Zamanlama hatası da söz konusu elbet. Benim şahsi fikrim o ki telaş söz konusu…

Karadeniz bölgesinde oynanan oyunu fark etmemek mümkün mü ? Bu bölge insanın hassas din ve milliyet duygularının üzerine oynamak, bu bölge insanın aklı arka plana itip daha çok duyguları ile hareket ediyor olması bakımından son derece önemli. Daha çok “sinirli” bir yapıya sahip, çabuk alevlenen bölge insanı, galeyana gelme konusunda çok zayıf. Etnik farklılık oyunu bu bölgede tutmazda nerde tutar ? Ancak bakıldığında yine istenen düzeyde bir etki sağlanamamıştır. Neden acaba ?

Büyükanıt Paşanın Genel Kurmaya Başkanı olma sürecide ilginç olaylara sahne oldu. Adının Şemdinli olaylarında geçmesi, Sabetay olduğu yönünde suçlamalar, daha da önemlisi hükümetin Büyükanıt Paşayı başkan yapacak kararnameyi öne alarak imzalaması. Hükümet doğacak karışıklıkları önlemek amacıyla bunu yaptıysa, nasıl bir karışıklık öngörüyordu. Büyükanıt Paşayla ilgili çıkacak spekülasyonları önceden tahmin etmiş miydi ? Peki bir takım çevreler Büyükanıt Paşa nın Genel Kurmay Başkanlığı ndan neden bu kadar rahatsızlık duyuyordu?

 Hırant Dink cinayeti çok konuşuldu ve konuşulacak. Ancak “Neden Dink ?” sorusu gündemin en başında. Orhan Pamuk un “Bir milyon Ermeni yi ve otuz bin Kürt vatandaşımızı katlettik” demesi ve üzerine Nobel ödülü alması ile Dink cinayetinin zamanlaması manidar görülebilir mi ? Bir Kürt asıllı aydının da öldürülebileceği düşünülse yada öldürülen böyle bir aydın olsa idi “amaçlanan” da bir farklılık olabilir miydi ?

Ne kadar çok soru akla geliyor. Komplo teorileriyle dolu bir hayat! Bazen “toplum mühendisleri”nin tercih ettikleri yöntemler çok ilginç olabiliyor. Bir fabrika kurulmalı! İdeal bir toplum için “insan üreten” bir “fabrika”. Bu fabrika “devlet iktidarıyla” uyum içinde yaşayan insanlar üretecek! Tüm sorun ve sorular bitecek…

Bir Miting ve Sonrası

Nisan 17, 2007

Bu miting “mitingi düzenleyenler” açısından, amaçlarına ve çıkarlarına uygun sonuç vermemiştir. Sonuçsuzluk bir boşluk oluşturmayacaktır. Ancak, “mitingi düzenleyenler”in “asıl amaçlarının oluşturduğu vakumun” çektiği, tamamen masum “cumhuriyet” tutkunlarının bir boşluk hissine kapılabileceği düşünüle bilir. “Miting miting dir” deyip geçecekler ve yeni mitinglere yelken açacaklar ise ne boşluktan nede “vakum etkisinden” bir hal olacak değildirler.

Şimdi Mitingin katılımını filan değerlendirecekler de olabilir ki, bu kişiler daha çok şekilci, muhteviyatın içeriğine değil de büyüklüğüne bakanlar olacaktır.  Miting “cumhuriyet mitingi” gibi anlamlı bir konuyu içine alan bir ön başlıkla veriliyor. Bu mitingin önünü arakasını aramayacak insanlar için tek önemli nokta bu ön başlıkta “cumhuriyet” olması. “Ben sahip çıktım kardeşim” diyecek ve iç huzuru hissedecek sade vatandaş için olayın tüm özü bu!

Biz ısrarla “Ne mitingin yapılmasıyla, nede katılacaklarla ilgili bir yorum peşinde olmadığımızı” deklare etmemize rağmen , her halde pek “ikna” edici olamadık. Öyleyse hata bizde….

Şu durumda tekrar geri dönüp meramımızı anlatmaya çalışmamız yersizdir ki, zaman ilerlemiş, versiyon güncelleme aşamasına gelinmiş. Şimdi “yeni versiyon” senaryolarla gündeme gelecek oluşumlara gebe bir döneme giriyoruz….

Mitingin hayal kırıklığını kısa sürede atlatacak “mitingciler” harekete geçeceklerdir. Hiç sanmayın ki miting ile yaşadıkları çöküntü uzun sürer. Lakin bu mitingden beklenti, miting tarihi yaklaştıkça azalmış, “sivil bürokrasi”nin bu eylemi önemli güç odakları tarafından “desteklenmemiş”tir. Miting ciler zaten çok önemli bir sonuç elde edemeyeceklerini anlamışlardı. Miting sonrası fazla bir sarsıntı yaşamadan yeni versiyonu uygulamaya koyar yada hazırlamaya başlarlar.

Şimdi bir grup insanın “dönek” diye nitelendirdiği, ancak hiç kimsenin Cumhuriyetçiliğinden şüphe edemeyeceği bir yazarımızın miting sonrası sözlerine bir bakalım:

Milliyet’te Hasan Cemal’in gözlemleri açısından bakarsak, bu miting gerçekten laikliğin tehdit karşısında olması yüzünden mi düzenlenmişti, yoksa Hasan Cemal’in Milliyet’teki şu gözlemleri bir başka tehlikeyi mi yansıtıyordu:

- Mitingin havasında öylesine bir Türkiye görüntüsü çiziliyor ki, Amerika’yla dostluk ve ittifak ilişkilerini savunan, AB üyeliğinden yana olan, pazar ekonomisiyle, özelleştirmesiyle, yabancı sermayesiyle dışa açılmayı benimsemiş herkes sanki işbirlikçi ve vatan haini… Ne yazık! Sivri, savaşkan, aşırı milliyetçi, yer yer faşizan bir dil, bir hava ağır basıyor 14 Nisan gösterisinde.

Burada Hasan Cemal garip bir çarpıklığı görüyor ve şaşıyor, ancak oluşturulan metaforun önemi de burada! Bakın “zamk” bir bakıma da bu; AB ve globalleşmeye karşı söylemlerin kullanılması. Yani hiç umulmayacak kanatları bir araya getirerek bir  “kitle” oluşturup “%51 çoğunluk biziz” gürültüsünü oluşturma yolunda kullanılacak argümanlar…

Ancak her ne kadar  “AB ve Ortak Pazar” sürecine ve top yekun kendilerine karşı dursalar da Milliyetçi cephe “ulusalcılar”a mesafeli davrandı ve “acaba” dedi. “Düşmanımım düşmanı” mantığı tutmadı…

İyide STK ların pek çoğu da desteğe yanaşmadı. Neden ?

“sivil toplum kurumları(örgütleri)” (STK) na demokrasiyi savunan insanların karşı olması mümkün mü ? Hayır… Her şey den önce destek olması ve STK ların güçlenmesini istemesi en mantıklı olanı.

İyi de neden “özgürlükçü” pek çok insan Türkiye deki stk lardan şikayetçi, üye olan kurtulmaya çalışıyor. Bakın aslında “mitingciler” in STK lardan da destek alamama sebebi açık, Sayın Murat Aksoy un yazdıklarına bakalım ve bu “açık nedeni” anlayalım:

Nisan mitingine gerek çağrıcı olanlar gerekse, miting için kolaylaştırıcı olan STK’lar ve siyasal partiler yapmış oldukları bu tercihle, devletçi kültürel kimliğe sahip çıkmakla kalmamışlar aynı zamanda, devletin toplumu kontrol etmesinde ve hatta yönlendirmesinde bir sakınca görmediklerini ifade etmişlerdir. Mitingde ilk göze çarpan, çalınan marşların, atılan sloganların tanıdık gelmesi. “Onuncu Yıl Marşı”, “Ankara Marşı”, “Bir başkadır benim memleketim” şarkıları, Türk bayrakları ve Atatürk posterleri ile “Cumhuriyete sahip çıkalım”, “Cumhuriyet için birleşin”, “Yarın çok geç olacak”, “Türkiye laiktir laik kalacak” dövizlerini henüz unutmuş değiliz. 28 Şubat süreci dediğimizde aklımıza “Onuncu Yıl Marşı” gelmiyor mu? Evet bu marşlar, bu sloganlar çok tanıdık; tanıdık ve bilindiği ölçüde de siyaseten giderek anlamı olmayan “şeylere” dönüşüyorlar.

Görüldüğü üzere STK lar maalesef görevlerini yapmadıkları, sivili değil de resmiyi savundukları, değişimin değil statükonun yanın da oldukları eleştirisini hep almışlardır. Bu miting öncesinde bu endişeyi taşımış olanlar destek vermedi. Gördüğünüz gibi destek verenlerde “devletçi”, “resmi ideoloji destekçisi” olarak yerlerini tarih sayfasında almışlardır. En nihayetinde STK ların evrensel ruhuna yakın olmadıklarını söylemek zor değil.

Mitingde atılan kültürel kimlik temelli marş ve sloganlar, siyaseten de bir tercihi ifade eder. Bütün bunlar, var olan devlet-toplum ilişkisinde devletçi bir tercihi ifade eder. Oysa STK’lar yukarıdaki tanımlanan bağlam içinde değerlendirildiğinde, toplumsal taleplerin kamusal alana taşınmasının bir aracıyken; mitingi organize eden kurumları, STK olarak kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu kurumlar meydanlarda hamasetle Cumhuriyete sahip çıkacaklarını düşünüyorlar. Ama bilmeleri gerekiyor ki; Cumhuriyete sahip çıkmak hamasetle değil, demokrasi ile olur.

Bu sözlerle Sayın Murat Aksoy konuya “son noktayı” koymuştur da biz az daha uzatalım, “anlayana” diyip kesmek olmaz….

Olmaz lakin, son nokta öncesinin tahlili bitmemiştir, asıl olan “neden” i iyi açıklamak ve algılayabilmek. Bir şekillendirici gücün varlığının olması gerekliliği öylesine içimize işlemiş ki, Devleti yada onun yerine neyi koyuyor sak O nu “kadir-i mutlak” olarak görmeyi istiyoruz. Daha doğrusu öyle olduğuna dünden inanmışız!

Yazar Sayın Mustafa Acar ın 16.04 tarihli yazısında değindiği şu hususlar son derece önemli ve ziyadesiyle çarpıcıdır:

I. Dünya Savaşı kaybedilince İttihat ve Terakki tutunamamış, dağılmıştır; ancak kadrosunun önemli bölümü Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde yeniden örgütlenmiştir. Kurtuluş Savaşı sona erdikten sonra bu Cemiyet de tarihe karışmıştır. Ama aynı zihniyetin temsilcisi kadrolar ilk Meclis’te I. Grup, daha sonra da bugünkü CHP’nin ilk versiyonu olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile yoluna devam etmiştir. Bugünkü CHP zihniyetini anlayabilmek için bu tarihsel arkaplanı anlamak önemlidir.

Denebilir ki, Cumhuriyet dönemindeki bütün cumhur, halk, halkçılık, milletin egemenliği, köylünün milletin efendisi olması, demokrasi, vs. söylemine rağmen gerçekte daima özgürlüklere kapalı, milletin değerleriyle barışık olmayan, tepeden inmeci otoriter İttihat ve Terakki zihniyeti egemen olmuştur. Milletin tarihsel geçmişine, sosyolojik ve kültürel dokusuna uymayan kurumlar ve uygulamalar, toplum mühendisliği anlayışına sarılarak, modernleşmeyi yalnızca biçimsel unsurlara indirgeyen bir yaklaşımla, millete dayatılmıştır. Millet hayatını derinden etkileyen hiçbir önemli iç ve dış politika kararı millete sorularak, onun rızası alınarak devreye sokulmamıştır. İttihat ve Terakki zihniyeti için millet, adam edilmesi gereken, geri kalmış, hurafelere inanan cahil insanlar takımıdır. Onu eğitmek, çarktan geçirmek, aydınlatmak ve adam etmek gerekmektedir. Seksen küsur yıllık Cumhuriyet deneyimi bu bakımdan ibretlik derslerle doludur. Örneğin anayasaların belki ilki hariç hiçbiri millet tarafından veya milletin özgür iradesiyle seçtiği temsilciler tarafından yapılmamıştır. Cumhuriyet devrindeki ilk anayasamız olan 1921 Anayasası olağanüstü savaş koşullarında yapılmış olmasına rağmen en sivil anayasa niteliğindedir. İkinci anayasa olan 1924 Anayasası I. Meclis’in feshedilmesi ve pek demokrasiyle bağdaşmayan, darbevari yöntemlerle oluşturulan II. Meclis’e yaptırılan bir anayasadır. Çok partili demokrasi döneminde yapılan iki anayasa olarak 1961 ve 1982 Anayasası askeri darbelerin ardından yaptırılmış, özgürlükleri budayan, temel hak ve hürriyetler bakımından modern çoğulcu demokrasilerde örneği olmayan kısıtlamalarla dolu, atanmışları seçilmişler karşısında güçlendiren anayasalardır.

Buraya kadar uzun uzun yazdıklarımızı tek paragraf ile ifade edersek :

Bu gün kendini “Cumhuriyetçi,laik, demokratik ve Atatürkçü” olarak ilan eden (ki burada söz meclisten dışarıdır) bir grup insan tam anlamıyla statükocu, devletçi ve totaliterdir. Bir başka değişle “padişahçı”dır. Ne yapıyordurlar : Takiye….

Saygılar….

Cumhuriyet Mitingi Ve Tehlike

Nisan 13, 2007

1950 den sonra siyasi güç sahnesinde ki partilerinin bir daha iktidar olamayacağını anlayan bir grup insan, zihniyetlerini iktidarda tutmanın yolunu 27 Mayıs 1960 da ihtilal ile çözüyorlardı. Bu iktidar o günden 28 Şubat 97 ye kadar her daim iktidar kalmayı başarmıştır. CHP+Sivil bürokrasi+Asker = iktidar (nasıl formül)

28 Şubat süreci ile birlikte bu iktidar kendini “ifşa” etmiş ve asker, bu iktidarın ülkeye verdiği zararlar karşısında “bir kanadı” olmaktan vazgeçmiştir. 97 şubatından sonra bu illegal iktidarın devamını sağlamaya çalışanlar yine her tür hukuk dışı faaliyete baş vurdular.

Bir düşünün bu ülkenin en aydın tabakası olması gereken en çok okumuşları, akademisyen tabakası “ordu göreve!” diyerek yürümüştür. Bu tabaka “demokrasiye, parlamenter rejime, hukukun üstünlüğüne” ne kadar inandıklarını ve bağlı olduklarını göstermiştir. (17 Ağustos depreminden sonra “hala ders almadınız mı ?” diyerek pankart taşıyan başı örtülü genç kızlarımız “inançlarının gereğinde” ne kadar yanılıyor idilerse, bu pankart ne kadar “iğrenç” ise akademisyenlerin taşıdıkları “ordu göreve” pankartı da aynıdır!!!)

Maalesef illegal iktidarın saldırganlığı son dönemde “tehlikenin farkında mısınız ?” iğrençliği ile son noktasına ulaşmıştır. Kendini Cumhuriyetin bekçileri, koruyucuları sanan güya “aydın” bir tabaka her tür “demokratik temayülü” yok sayabileceklerini göstermiş, aslında hiçte umurlarında olmayan “laiklik” anlayışını kullanarak iktidarlarının devamını istemekteler…

Unutulmaması gereken yegane düsturlardan biri “demokrasinin , özgürlüklerin” olmazsa olmaz şart olduğudur. Demokrasinin olmadığı yerde “laiklik”ten bahsetmek saçmalıktır. Lakin böyle düşünülürse “Hitler , Musoluni, Stalin ve hatta Saddam”ın dahi laik oldukları söylenebilir.

Şu an işlerine geldiği şekilde “demokrasi”yi geriye atıp “laiklik”i ön şart olarak öne sürenler, Atatürkçü geçinerek, Büyük Önderin kurduğu düzeni baltalamak, millet iradesini yok saymak niyetindedir.

Bu gün NUTUK’ u dahi okumamış, “Tek Adam-Birinci Adam”, Çankaya ve yabancı yazarlardan Amstrong un onca Atatürk esrinden bir haber, bilgisiz, ışıksız insanların ve dahi gençlerin “Atatürk Milliyetçisiyiz” diye ortaya çıkmaları ne kadar hazindir.

O Büyük Önder ki kurtuluş yıllarının en zor döneminde kendisine yapılan “paşam şu meclis de ne ? size sadece ayak bağı oluyor, sorun çıkarıyor, bırakın kapatalım, lav edelim” önerisine şiddetle karşı çıkıyor ve “O meclis ki millet iradesinin tecellisidir, ben O büyük milletin evladı olarak gücümü bu iradeden alıyorum” cevabını vermiştir. Düşünün ki bu günün O ncu geçinenleri bu iradeyi hiçe saymak istiyor.

Cumhuriyet Mitingini düzenleyen komite geçenler de bir açıklama yaptı. Ne gariptir ki “ilgimiz yok” diyen CHP nin genel başkan yardımcılarından Onur Öymen Miting Düzenleme Komisyonun da. Mantık şu ki “demokrasinin açıklarından yararlanmak isteyen bir grup insan ‘laik Cumhuriyeti’ tehdit etmektedir. Öyleyse bunu engellemek için demokrasinin gereklerinin ortadan kalması anlamına da gelse harekete geçilmelidir” bir başka deyişle “Büyük Önder in kurduğu düzenin açıklarından yaralanarak bu düzeni yok etmek isteyenler vardır. Bu tehlikeyi bertaraf etmek için Atatürk ün kurduğu sistem dahi sekteye uğratılabilir.”

Bu zihniyet sahipleri Atatürkçü geçiniyor demiştik ya , tavsiyemiz Falih Rıfkı Atay ın “Çankaya”sını Turgut Özakman ın “Şu Çılgın Türkler” ini tekrar açıp okumalarıdır. Göreceklerdir ki en zor zamanlarında dahi Rahmetli Ata muhaliflerine karşı “sistemin gereğinden” vazgeçmemiştir.

Rahmetli Atatürk adını kullanarak her türlü illegaliteyi yapabileceklerini sanan bu zihniyet bakın kendilerini en basit ayrıntılarda dahi nasıl ele veriyor: Atatürk “Hakimiyet kayıtsız şartsız MİLLETİNdir” derken bu zavatlar MİLLET kelimesini yerine ULUS u koyarak bir metafor oluşturmakta, yeni karşıt bir ideoloji olarak = ulusalcılık diye ne üdüğü belli olmayan bir ifadeyle ortaya çıkmaktalar. (Büyük Önder bilememiş ya Millet yerine ulus demeyi)

Cumhuriyet gazetesi ve gazetenin yazarı İlhan Selçuk, “tehlikenin farkında mısınız?” anaforunu ortaya attıklarında yalnız değildiler. 28 Şubat tan beklediklerinin aksine kendileri de büyük bir darbe almış, asker kanadı düşünce olarak onlardan ayrılmış, saf milliyetçilerin gözü açılmıştı. Bu anafor dan önce yapılması gereken bir “zamk”ın ortaya atılmasıydı. Baktık ki ,İlhan Selçuk yine başrolde, bakın neler yazıyor :

Yüzde 25 oy desteğiyle laik Cumhuriyeti dinci devlete dönüştürmek tasarımı yürürlükte…” Selçuk’un şu cümleleri, ‘demokratik kitle hareketlerini’ yeterince anlamamızı sağlayacak cinsten: “Milliyetçilik (ulusçuluk, ulusalcılık, millilik, vb..) duygu ve siyasetinin toplumda yükselmesi dinciliğe karşıt bir siyaseti içeriyorsa gericiliğe karşı ilericilik içeriği taşır… Türkiye’deki durum bu çatışmayı öngörüyor.”

Görüldüğü üzere yeni oluşumu gerçekleştirecek zamk, ulusçuluk, ulusalcılık, millilik!!!!!!!!!

Peki iyide bu tuhaf zihniyetin sahipleri nasıl bu kadar saldırgan haldeler, öyle ki sürekli açık vermekteler, açık verdikçe destekleri azalmakta daha da saldırganlaşmaktalar.

Öncelikle TUTMAYAN senaryolara şöyle bir bakmak gerekir:

-Sincan olayları-Doğuda bayrak yakma olayı-Danıştay a silahlı saldırı-Genel kurmay başkanlığı seçimlerinde Büyükanıt Paşaya atılan iftiralar-Hrant Dink in öldürülmesi-“Tehlikenin farkında mısınız?” anaforuve-Cumhuriyet Mitingi

Sivil Bürokrasi iktidarının Millet İradesinin yani TBMM ni üzerindeki üç kurumdan yararlandığı ve yüksek destek aldığı aşikar. Bu üç kurumdan “Genel Kurmay, Cumhurbaşkanlığı, YÖK” , Genel Kurmayı –askeri- kaybetmeleri tehlike çanlarının çalmasını ve büyük telaşı getirirken zamanın da daraldığını gösteriyordu. Çünkü “Cumhurbaşkanlığı”nı da kaybetme riski doğmuştu. Artık “28 Şubat”ın yaşanmayacağını, “ordu göreve” çığırtkanlığının işe yaramayacağını askerin tavrıyla anlayanlar, son kalelerden Cumhurbaşkanlığına sarılmış görünüyor.

Peki sadece bu mu ? Yani öfke ve telaşın, son çırpınışların sebepleri sadece bunlar mı ? gariptir ki hiçbir kesimden destek alamamaları! Sivil toplum örgütleri son derece “mütedil” davranmakta, gelişmeleri takip etmekle yetinmekte, demokratik temayüllerin dışına çıkmak gibi bir niyet içinde olmadıklarını göstermekteler. 28 şubat öncesi tutumlarından çok uzak görünen iş ve işveren çevreleri mitingcileri rahatsız etmekte. Bakın Rahmi Koç ve diğerlerinin açıklamaları nasıl:

laik kişiliğinden kimsenin kuşku duymadığı işadamı Rahmi Koç’un, 12 Şubat 2007’de Milliyet gazetesinde yayımlanan röportajındaki şu sözleri var: “Başbakanın partisi Meclis’te üçte iki çoğunluğu elinde tutuyor. Dolayısıyla Başbakan ve partisi kimi isterse o olacaktır. Cumhurbaşkanı seçilme gücü vardır. İşin demokratik tarafı budur… Demokrasi, Avrupa Birliği şu bu derken Meclis’in seçtiği kişiye saygılı olmamız lazım. Meclis yeni cumhurbaşkanını seçecek, o kim olursa olsun buna itiraz olmaması lazım. Demokratik sistemin gereği budur…”Bu sözlerine karşılık Rahmi Koç, gönlünden geçeni de saklamıyor. Hem o, hem oğlu Mustafa Koç, hem de Güler Sabancı, Türkiye’nin yakaladığı bu istikrarın sürmesi için Tayyip Erdoğan’ın beş yıl daha başbakan kalmasını istiyorlar. Üçü de, Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıkınca, Türkiye’nin 100 yıl geriye gideceğinden değil; ekonomiyi rayına sokan siyasi istikrarın bozulacağından korkuyor. Nitekim Rahmi Koç, “Tarih bize gösterdi ki Çankaya’ya çıkanların partisi zayıflıyor.” diyor.

O halde Rahmi Koç’un göremediği, ama İlhan Selçuk’un bağıra bağıra anlattığı tehlike ne? Nasıl oluyor da çok iyi bir İlhan Selçuk okuru olduğu bilinen Rahmi Koç, Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasında bir meşruiyet sorunu görmüyor da İlhan Selçuk, Türkiye’nin bir din devletine dönüşeceğini ilan ediyor? Aslında belki de İlhan Selçuk ve gazetesi Cumhuriyet’in sorduğu “Tehlikenin farkında mısınız?” sorusunu sağduyu sahibi herkesin tersinden kendisine sorması lazım.

Bunu en veciz biçimde Sabah yazarı Emre Aköz, “Tehlikenin farkındayız!” başlığıyla 1 Mart günü şöyle yazdı: “Mart ayını severim. Gelmesini isterim, gitmesini istemem. Ama bu kez Mart’ın bir an evvel bitmesini istiyorum. Çünkü… Geçen gün Yavuz Donat ile sohbet ediyorduk. Bundan bir yıl önce dostlarını uyardığını anlattı. ‘Hazırlıklı olun, Türkiye’de kötü şeyler olacak.’ Ne gibi? ‘Mesela insanlar öldürülebilir… O derecede kötü.’” Cumhuriyet gazetesine bomba atılması… Danıştay saldırısı… Hrant Dink’in öldürülmesi… Donat’ın dostları ‘Nasıl bildin’ demişler: ‘Bunca yıldır Türkiye’de yaşıyorum; Cumhurbaşkanlığı seçimi hep sancılı geçer.’ “Ve geldik Mart ayına. ‘Ne yapacaklarsa bu ay içinde yapacaklar, çünkü Nisan geldi mi iş işten geçmiş olacak’ diyor Yavuz Donat. Aynen katılıyorum. Hele provokasyonlara açık ‘Nevruz’u (21 Mart) düşününce insanın içi ürperiyor. Tehlikenin farkındayız!”Yavuz Donat’ın kehaneti de gösteriyor ki, Türkiye’nin önünde bir tehlike var. Ama İlhan Selçuk eski bir ihtilalci olarak çok iyi bildiği bu tehlikeyi görmezden geliyor, hatta meşrulaştırıyor. Bu tehlike Başbakan Erdoğan’ın 27 Şubat’ta ilan ettiği ve iki siyasi gözlemcinin Aksiyon’a detaylarını anlattığı yeni bir 27 Mayıs süreci! Bu kadar belirtisi olan bu tehlikenin düşünsel mimarlarından biri şüphesiz İlhan Selçuk. Bunu örtbas etmek, daha doğrusu meşrulaştırmak için, sanal bir “dincilik” tehlikesi ile okurlarını kandırmaya çalışıyor. Ama Rahmi Koç gibi zeki okurlarını hiç etkileyemediği de açık.

Bakın dostlar en büyük rahatsızlık bu! Destek bir türlü gelmiyor.

Kendilerini “ulusalcı cephe” olarak gören bu insanlar “Demokratik, Laik Cumhuriyete” en büyük tehdidi oluşturmaktalar. Bu mitingi düzenleyenler söylediklerinin tersine “cumhuriyetin kazanımlarına ve kurumlarına” en büyük darbeyi, bilerek yada bilmeyerek, bilinçsiz de olsa vuracak insan güruhudur. Bu günkü bu güruh 1923 te Atatürk ün karşısında ki güruhla aynı konumdadır. Nitelikleri farklı nicelikleri aynıdır!!!

Öncelikle anlamamız gereken, şu an için farkında olduğumuz en iyi rejim “demokratik, laik, Cumhuriyet”tir. Ancak bu demek değildir ki, bu günden sonra ilelebet bu böyle kalacaktır. İnsanlık ilerlemesine ve tekabül sürecine devam etmekte, değişimler sürmekte, elbette bir gün ismi cismi farklı olan yada bu isimdeki rejimin yükseltilmiş –upgrate edilmiş- şekilleri keşfedilebilecektir. Statik düşünceler “aydın, ilerici” insanların düşünce şekli değildir.

Maalesef mitingciler “Mehmet-Ahmet Altan” gibi II. Cumhuriyetçileri dahi anlayamamış,hazmedememiş, hışımlarından “demokrasi aşığı”, laikliğinden şüphe edilmiyecek bu iki güzide şahsiyeti dahi aforoz etmişlerdir. Bu gün bu gibi aydınlık şahsiyetler den destek beklemekteler. Göremedikleri ise kendilerinin “ortaçağ” zihniyetinde ki, örümcek kafalı insanlar oldukları, gerçek aydınlarında bunun farkında olduğudur!

1920 lerde bu topraklarda totaliter Meşrutiyet rejiminin üzerinde bir rejim olmadığını düşünenler çoğunluktaydı. Yunan denize döküldükten sonra Meşrutiyete destek verileceğini sananlar pek çoktu. Bunu asla HATIRLARDAN çıkarmamakta fayda vardır!

“Türkiye laiktir, laik kalacak!”

Bu sözü-sloganı söylerken ne için neden söylüyorlar hiç bilmiyorlar, birileri ve ideolojileri gereğinden başka düşündükleri hiçbir şey yok! Türkiye laik mi ? Laiklik nedir ? Atatürk ile ne alakası vardır ?Bu soruları akıllarından bile geçirmezler, çünkü ancak onlara söylenen kadar düşünürler ve kendi akıllarıyla en ufak bir fikir üretmezler…

Şimdi, gerçek nedir ? Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, bilinen, evrensel anlamda Fransızlar ın ortaya attığı “laisizm”i yaşamamıştır. Yani hiçbir zaman laik olmamıştır ki kalsın!

Bazı çevrelerin kendi hesaplarına öyle uygun geldiği için söyledikleri “laiklik her yere nüfuz eder” söylemi saçmalığının dışında laiklik “yönetim şekillerini ilgilendirir”.

Türkiye Cumhuriyeti nde “Diyanet İşleri” kurumunun kurucusu “Mustafa Kemal Atatürk” tür. Bir devlette direk dini empoze eden” bir kurum mevcut ise O devletin laik olması mümkün değildir. İtalya da Roma da Vatikan ayrı bir devlettir. Hiçbir devlete bağlı değildir.

Bizim devletimize hakim iktidar devlet bünyesindeki “diyanet işleri” kurumu vasıtasıyla dine de müdahale eder, vatandaşın dinine de bir fiil karışır. Hutbelerde devletin belirlediği okunur.

Diyanet işleri başkanı Başbakanın emrinde bir memurdur. Siyasi iradenin dışına çıkamaz. Devlet bir fiil dinide kontrol altında tutar ve hatta kullanır. Oysa Vatikan a kimse “dikte” edemez yada bir devlet başkanı Papaya “şunu söyle” diyemez. Tam tersine Devlet Başkanları gider Papadan fikir alır….

Ülkemizde ayrı, kendine özgü bir “laiklik anlayışı” var deniyorsa eyvallah, ancak ısrarla din ve devlet işlerinin ayrıldığı bir laiklik anlayışının var olduğu söyleniyorsa, bu doğru değil.

Bu arada NUTUK u okumadıysanız elinize bir kalem alıp okuyun, nerede laik veya laiklik geçerse altını çizin, Atatürk ün ağzından kaç kez laiklik kelimesi çıkmış bir bakın. İnanın çok şaşıracaksınız. Bir kısım insan da “zaten 33 ten sonra gündeme geldi” diyecektir, olabilir…

Şimdi sınav zamanı ! Kime, neye, niçin destek vereceğimizi anlamış mıyız!

KAZANACAK camia olmak için iyi düşünmek ve tahlil etmek zorundayız.Sayıgılar……

Kabullenmek İyi de…

Şubat 26, 2007

Bu paragraf sadece beni bağlar, bir düşünce ve felsefedir ki bana ait : 

“kendi gerçeğim içinde benim düşmanım yoktur!Çünkü benim gerçeğim sadece “Yaradan”ın şanı hüküm sürer. Her yerde bulunan Yaratıcı nın şanı içinde kötülük değil, sonsuza kadar sürecek iyilik bulunur. Bu benim gerçeğimdir. Çünkü kötülük ve savaş insanların yüreklerinden kaynaklanır. Ben kendiminkinde bunları “tercih” etmiyorum. Benim düşmanım yoktur!!!”  

Bunu böylece deklare ettikten sonra, 

Zaten tercih edilmiş olanı tercih etmiyorum, başkalarının “aptalca”,”saçma”, “uzlaşılmaz” diye nitelendirecekleri bir yaşam biçimini tercih ediyorum, bu yaşam biçimi bana özgürlük ve yücelik sağlıyorsa, beni eleştiren KARDEŞLERİMİ –insanları- yargılamıyor ve yadırgamıyorum, çünkü O nlar sadece, “kendilerine sahip” olanların duygularını yansıtıyorlar… 

Temel bir yaklaşımımız var : “kabullenmek”Çoğumuz “gerçek” hayatın bize getireceklerini kabullenmeye istekliyiz. Bu da çok temel bir yaklaşımla bizi “kurban edilmeye” götürüyor…Ülkemizde ve dünyada , omuzlarına yüklenen sıkıntıları kabul etmeye istekli olan ve niçin böyle sıkıntıları olduğunu sormayan birçok insan var. Var mı ? bence pek çok var! 

Onlar –bizler- sormazlar : niçin bu durumdayım?Sormazlar :Niçin bu durum da bulunmama izin veriyorum?Sormazlar : niçin benim çıkarlarım için işlemeyen bir sisteme esir olup zincirlere bağlanacakmışım diye…Sormazlar “niçin-neden” diye. Sormamamızın nedeni ne ? Çünkü “bilgi” insanı korkutur. Bilmek cehaletin verdiği rahatlığı yok eder! Çünkü bilmek yeri geldiğinde “hayır” demeyi getirir! 

Sevgili dostlar, “DEHA” bilinenin değil, bilinmeyenin idrakidir. Her birimiz için “DEHA” aklımızın büyüklüğünü ortaya çıkarmakta yatar. Neden kendi aklımızı bu kadar küçümsüyoruz??? DEHA! İnsan dehası ataletin duraganlığın içinde ölüyor! 

Göremiyor muyuz, yüce insan oğlu artık “kendi aklı” ile kendi adına düşünemiyor! İhlal edilemez hakkından –özgürlüğünden ve hür iradesiyle seçme-tercih hakkından- vazgeçiyor. Ne için ? “toplumsal bilinç” diye ne olduğunu tam olarak kimsenin açıklayamadığı olgu için!Bizi farklı kılan, yüce düşünme ve seçme hakkımızdır. Sınırsız –sınırlandırılmamış- düşünceyi kavrama ve bunu uygulanabilir hale getirme yeteneğimiz VAR! Biz –her bir birey- bunu gerçekleştirebilecek güçteyiz… 

Toplumsal bilinç demişken şu toplumsala baktık mı hiç ?Baktığımız da yetenekli zihinleri ve yetenekli bedenleri görürüz, ama bunlar sülük gibiler.Neden ? Başkalarının sırtından geçiniyorlar. İsterlerse “bireysellikler”ini kazanabilirler..Ama, kendileri yapamadıkları için bütün dünyanın onlara bakmaya mecbur olduğunu düşünüyorlar. 

Onlara bakanların bu işi sevgi ve vericilikle yaptıklarını görürsünüz. “Bu sonsuza kadar bir fazilet olarak kalacaktır”   Ama insansa söz konusu olan, muktedir olma yeteneği olan, başkasının zorluklarla kazandıklarını pay çıkararak çalıyorsa , bu haksızlık değil de nedir ? Bu eşitlik midir ?  

Bu insanlar yaşamı reddediyorsa nasıl, sadece var olmalarından dolayı birilerinin onlara bakıp beslemesi gerektiğini iddia edebilir yada bunu kendilerinde hak olarak görebilir ? 

Yaşamdan elini eteğini çekmeyi seçen ve sokakları dolduran “sürülere” bizim bakmamız gerektiğini bildiren politik/ideolojik (top yekün kollektivist) hareketlerin içyüzünü görebilen “bireyler” var; bazıları politik/ideolojik kurnazlıkların arkasına sığındığı kisveyi görebiliyorlar. 

Kendimizi hep, var olan haklarımızı asla keşfetmemeye alıştırmışız. Bunu “özgürlüğün bedeli”  olarak ödenmesi gerektiğine inandırmışız kendimizi. Değil! Bu kölelik için ödediğimiz bir bedel! Toplumumuz kuralları kabul etmeye ve belli kalıplar içinde kısılıp kalmaya öylesine alışmış ki, düşüncenin özgürlüğünü ve duygunun itici hareketliliğini kavramayı başarabileceğimiz halde, bu yeteneğimizi itiyoruz ve öyle bir toplumda yaşıyoruz ki eğer “düşünebilen birey” seniz yüzünüzü herkes tanıyor. “İşte” diye gösterip suçlanacak adam O dur! 

Bize kırmızı çizgiler çektiler “bu tartışılamaz” dediler! Bu ulusal bir tutumdur,davranıştır “değiştirilemez” i dikte ettiler. Her sorun da belli kalıplar oluşturuldu ve bunların dışına çıkılması kati engellendi. 

Ancak şimdilerde insan olma ONURUNUN “bireysel aklın” yüceliğinde gören hür beyinler TARTIŞIYOR! Ne gerekiyorsa O nu… 

Saygılar…

Hissetmek …

Şubat 23, 2007

“Hissetmek” insana verilmiş en mükemmel duygu!

Eşim Mag Rayn ı sever. Mag Rayn ne zaman aklıma gelse “Melekler Şehri” filmini düşünürüm. Adamlar okumaya ve kitaba her yerde vurgu yapıyorlar. Meleklerin mesken tuttukları yer neresi ? Bir “kütüphane”!

Filmin düşündürdükleri sadece bir kütüphane değil elbet. Bir meleğin insan olmak istemesi konu. İlginç değil mi ?

Benim de merak ettiğim konulardan biri bu. Hissetmek duygusu başka bir varlığa da verilmiş mi ?

Mesela gün batımını seyrederken, o manzaranın bana hissettirdiği muazzam hazzı başka bir varlıkta hissedebilir mi?
Ağzıma attığım bir şekerlemenin tadını benim aldığım gibi alan var mı ?
Bir yaz sıcağında serin deniz sularının bana hissettirdiklerini algılayan başka bir varlık!
Yada kızlarım “baba” diyerek koşup boynuma sarıldıklarında hissettiğimi insan oğlu dışında hangi varlık yaşar. Teninize o küçük ellerin dokunuşu nasıl bir haz verir ?

Bir melek bunları hissedebilir mi?

İnsan olmak … çok güzel….

Hayatın hiçbir yönü bayağı yada pis değildir. Yaşamak, güneşin doğuşunu görmek, dolunay altında düşüncelere dalmak bir nimettir, büyük bir nimet… Belki de insan oğlundan başka hiçbir varlığa verilmemiş mükemmel güzellikler…

Peki bütün bunlar olurken “spiritüel gerçeği” yok farz edebilir miyiz ? Yada spiritüel ile gerçek-realite yan yana gelemez mi ? Bu başka bir yazının konusu.

Her ne ise “insan” , O nu yaşamak güzel….