Tarih bize “devrimci” ülkelerin değil “evrimci” ülkelerin, devrim yapanların değil, yavaş yavaş ihtiyatla ilerleyenlerin daha ileri, daha gelişmiş, daha medeni olduğunu göstermiştir. Mesele yıkmak değil inşaa etmektir. Cumhuriyet öncesi 21 anyasası, sonrası 24 anayasasından bu yana kaç anayasa ile tekrar yıkıp yapmaya kalktık, sonrasında nerdeyiz ?
Bu ülkenin üzerinde yaşayan tüm insanlar bu toprakları “vatan” olarak kabul ediyorsa bu ülkenin “vatandaş”ıdır. Her etnisite bir başka renk, çeşitlilik ve zenginlik katar. Nasıl ki en basit canlı tek hücreliler en az komleks ve yetide ise, en mükemmel varlık insan da pek çok çeşitteki hücre, organ ve sistemlerin bir araya gelmesi ile en kompleks ve yetiye sahip varlıktır. Yani ?
Yanisi şu ki, toplumlar da içlerinde ki çeşitlilik ile en üst düzeyde yetenekliliğe, çok daha güçlü bir yapıya kavuşma fırsatını bulur. Yeter ki bu çeşitlilik “bir arada yaşamın” faydası ekseninde buluşturulabilsin. Birliktelik ile gelen kollektivizmin “birey”i, çoğunluğun “azınlığı” ezmesi engellenebilsin…
Peki bu nasıl olacak ?
İnsan doğal bir gerçeklik, millet bu gerçekliklerden müteşekkil bir oluşum, devlet ise sun’i bir yapımdır. Asolan ve önce gelen insanlardır. Devlet oteritesini de kullanan makineler değil insanlardır. Görüleceği üzere devlet bir “yapı” dır. Eline “güç” verilmiş bir organ. Bu yapı yada organda “hakim güç” tartışmasına son verecek olanda bu “organ”ın mutlak sürette “sınırlandırılması”dır. Her kesimin “eline geçirmeye çalıştığı” bir yapı olmaktan çıkarmanın tek yoluda budur!
Anarşizm felsefi düşünürlerinin dahi “devlet”ten vazgeçemediklerini görüyoruz. Cohmsky “biz anaşistlere en büyük yardımı ‘devlet’ denen ‘şey’in yerine konulabilecek bir ‘şey’ söyleyecekler yapar!” derken bu çaresizliklerine vurgu yapıyor.
Nihayetinde “devletsiz” olmuyor, bir devlet olacaksa elbette bir ismide olacak. eğer ki ülke içinde etnisite gruplarının itirazı bu isme ise ve bu ismi “ret” noktasında ise problem büyüktür ve ne istediklerine tekrar dönüp bakmak zorundadırlar. Bu ülkenin devletinin ismi “TÜRK DEVLETİ” dir ve bunu değiştirmeye kalmak “güç” ile “zor” ile yada “politik” olarak mümkün değildir.
Tüm dünyada devlet yapılanmaları bir tekamül ve değişim sürecindedir ve statik değildir. Asolan insanların mutluluğu, refahı doğrultusunda tekamül ve değişim kaçınılmazdır. Mesele bu olmalıdır, mütareke edilecek olay budur.
Bu mütareke edilecek konunun argümanları ne olacaktır ? İşte bir başka paradoksta burda yaşanmaktadır. Bu konuda toplumum her kesiminin, hatta bir düşündüklerini söyleyip görüşleri yakın olanların içinde dahi farklı yaklaşımlar, değişik argümanlar sunanlar olacaktır. Lakin benim bencemde ki en önemli ana değer (argüman) “özgürlük”tür. Bu değerin temellendirilmesinde ve iktisadi, siyasi, sosyal açılımlarında dahi hatrı sayılır bir çeşitlilik mevcuttur. Bu çeşitliliği “kabül”; toplumu, bir aşçının elinde şekillendirebileceği hamur gibi görmeMek; insanı, “araç” olmaktan çıkarıp “amaç” haline getirmeye yöneliş tartışmaların şekil ve çerçevesini belirleyecek yolu tutuştur.
Devletler “kollektivist” fikirlerden uzak durmalıdır: din, ideoloji, milliyetçilik, etnik kimlik dayatmaları ve benzeri her tür empozisyondan kaçınmalıdır.Lakin,
kollektivist fikirler hisleri ve heyacanları manipüle ve mobilize etmeye dayanır. Bu yüzden, kollektivist hareketlerde sloganlar;marşlar;intizamlı,disiplinli aktiviteler ;ayinler ve bireylerin hayatının her anının ideolojik işgali esastır. Bu tarzın en uç sonucu aklın giderilmesidir.
Oysa ki devlet, insanların hislerine değil akıllarına, mantıklarına hitap etmek ;onların anlama, kavrama, muhakeme etme,karşılaştırma yeteneklerini harekete geçirmek ve geliştirmek durumumdadır. Bunu yapmasının doğal yolu ise “negatif özgürlüktür”. Yani eylem değil eylemsizlik, müdahale değil, serbestlik; eşitlik sağlamaya çalışmak değil “denge” durumunun idamesini sağlamaktır.
Türkiye, bazı görüşlerin savunduğu gibi, belli bir kesimin lehine olacak bir Türkiye değil, herkesin daha mutlu,huzurlu ve müreffeh yaşayabileceği bir ülke olmalıdır.
Dindar da, ateist de, Kürt de , Türk de, Müslüman da, Hiristiyan da, fakir de, zengin de, böyle bir TÜRKİYE de yaşamaktan sevinç ve vatandaşı olmaktan kıvanç duyabilmeli, geleceğe güvenle bakabilmelidir! Bu topraklarda yaşayıp bu topraklarda ölmeye mahkum olduğu, başka şansı bulunmadığı için değil, zevkle seçtiği için karar verebilmelidir…
Son tahlilde şunu söylemeliyim ki hangi sistem yada yönetim şekli kurarsak kuralım, bu yönetim şekli ve sistem için ülke insanının her bir ferdinin mutluluğunu, refahını ve hatta kendisini “feda etmek” zorunda bırakır isek, insanı amaç olmaktan çıkarıp araç haline getirmiş oluruz. Ne ülkenin, vatanın bütünlüğünü ne huzurunu sağlayabiliriz. Bence sorun burada…