Haziran, 2007 için Arşiv

Hangi Yılda Yaşıyoruz!

Haziran 21, 2007

Yıl 2007…

 ”45 gün gibi kısa bir sürede ‘referandum’ sebebleri vatandaşa anlatılamaz. Rejim değişikliğine dahi sebep olabilecek anayasa değişikliğinin halka sunulması aceleye getirilmemelidir….”

 45 gün… 45 günde neler olabilir ? Günümüz dünyasında her saniyenin müthiş değişimlere ve gelişmeye sahne olduğu, iletişimin hız çağına uygun olarak “anlar” ile gerçekleştiği düşünülürse 45 gün hayli uzun bir zaman dilimi.

 Türkiye, her köyüne yazılı basının ulaştığı, her evinde -hatta pek çok evinde birden fazla- televizyonun bulunduğu, neredeyse en ücra köşesine kadar telefonun gittiği, 37 milyon gibi nüfusunun yarısının “cep telefonu” kullandığı BÜYÜK bir ülke!

 Böyle bir ülkede 45 günlük bir süre içinde “devlet ricali” halkına referandumu, neden yapıldığını, niçin-neye evet yada hayır diyeceğini anlatamayacak!

 Bu ülke insanı referandumun amacını(?) da, neye-niçin evet yada hayır diyeceğini de daha şimdiden çok iyi biliyor. Asıl bu ülkenin halkını hala 1930 larda olmasa bile 60-70 te yaşadığını sanan, ülkenin geldiği noktayı göremeyen, irticanın (gericilik) yılmaz savaşcıları olan zatların öğrenmesi gerekenler var. Asıl O nlar 120 güne değil yıllara ihtiyaç duyanlar…

Ülkemizin halen büyük sorunu, günün gerçeklerinin çok gerisinde kalmış yönetici ; Geçmişin karanlıklarında yaşayan, ancak kendini “ilerici” gören “irticacı” takımı; Rejimin değişeceğinden endişe eden ancak kendi savundukları rejimin “patrimonyal” yapısından büyük fayda sağlayan ve değişiminden, akılcı yöntemlerle yenilenmesinden büyük korku duyan “seçkinler zümresi”.

Ülkenin öncelikli sorunu bu insalar ve zihniyetlerinden kurtulması… Olacak elbette ancak, insanın doğası gereği bir “iktidarı” bırakması kolay değil. Direnmeleri de bu noktada gayet doğal…

Ya Sabırrrr

Haziran 15, 2007

  Rahmetli de çok pişman oldu ama iş işten geçmişti. Herhalde şimdi de kemikleri sızlıyordur : “Bu milletin başına nasıl bir bela bıraktım” diye.

Veto Kralımız her yolu deneyecek  seçimden sonrada CB olarak bir müddet daha kalabilmek için. Nedir refanduma götürdüğü değişiklikler:

-Genel seçimlerin 4 yılda bir yapılması,
-Meclis’in, yapacağı seçimler dahil, Genel Kurul’da bütün toplantılar üye tamsayısının en az üçte biri (184) ile toplanacak,
-Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek. Cumhurbaşkanının görev süresi, 5 yıla indirilecek; bir kimse, en fazla iki defa (5 artı 5) cumhurbaşkanı seçilebilecek,
-Cumhurbaşkanlığına, TBMM üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi, 20 milletvekilinin yazılı teklifiyle mümkün olacak.

Peki gerçekten bu değişikliklerden “ciddi bir endişe” duyuyor olabilir mi ? Hiç sanmıyorum. Ivır zıvır sebebler söyleyecektir elbet. Asıl amacı ne peki ? Bu kadar bekleyip, kendisine tanınan “karar verme süresi”ni sonuna kadar kullanıp, son dakika açıklamasıyla “yokuşa” süren kararlar almasında “iyi niyet” beklemek çok zor…yada kim beklerse beklesin ben iyi niyet göremiyorum…

Açıkçası sakin bir yorum yazmakta zorlanmaktayım. 22 Temmuz seçimlerinin olmasını istemiyenler var. CB de bunlardan biri yada kullanılan “koz piyon”…

22 Temmuz sonrasına dair planlarıda hazırdır, bitecek gibi değil şer..sizlikleri… Cumhur Başkanı seçiminin gelecek meclise bırakmak öncelikli amaç, sonrasında ise eğer istedikleri meclis tablosu oluşmaz ise yine meclisi kilitleyip yeni CB’yi seçtirmemek -her türlü alavere,dalavere hatta darbe denenerek- tekrar bir seçimin önü açılacak. Herhalde CHP kazanıncaya kadar deniyecekler şanslarını, yapacaklar her tür şer..sizlikleri …

Biraz sakinleşip yazmalı, neyse…

Bir Üstadın Yıl Dönümü..

Haziran 13, 2007

“(Şimşek çakmasında)Işık sesten, düşünce de eylemden önce gelir”

13 Haziran 1987 Üstad Cemil Meriç vefat etti… Ölüm yıl dönümün de kendisini rahmet,saygı,sevgi ve hürmetle anıyorum, yattığı yer nur mekanı cennet olsun…

[VEFAT YILDÖNÜMÜ ANISINA...] ‘Ölür ise ten ölür, Meriç ölesi değil

Başlıca işim, düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır.” diyen Cemil Meriç, yirmi yıl önce bugün 71 yaşında vefat etti. “Düşünmek, düşünceye hakettiği asaleti vermek ve bunu cemiyetle paylaşmak” içinde yaşadığımız coğrafyanın yakın zamanlarda unuttuğu bir nitelik. Değerler sıralamasında düşünce hanesi hayli gerilerde.Hele hele Cemil Meriç gibi belli bir kesime bağlanmamış, fikri birikimini bir sofist tavrıyla “izm”lerin meşrulaştırılmasına adamamış olan kişinin kendisine biçtiği rolle “kitlelerin sevgilisi” olması beklenemezdi, nitekim öyle de olmuştur. “İzm”ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri,” diyen Meriç’i, izm’lere bağlanmayı, bir kolektif kimlik fantezisi içinde kendi bireyliğini yitirmeyi soylu bir tavır olarak gören kuşakların anlaması kolay değildir. Bugün izm’lerin sonundan bahsedenlerin bile gerçekte başka bir kılıkla arzıendam eden yeni bir izm’in takipçileri olduklarını fark edemedikleri bir dünyada Meriç’in sözlerine kulak verenlerin az olması anlaşılır bir durumdur.
 M.Naci Bostancı

“Mağradakiler” eserinin kapağında ki fotoğrafı beni ziyadesiyle duygulandırır, ilerlemiş gözlerindeki miyopinin etkisi ile zorlukla görebilen Rahmetli Meriç Üstad, bir kitabın üzerine eğilmiş, neredeyse burunu kitaba değecek “OKUMAYA” çalışıyor. Bizim gibi okuMayan bir nesle ithaf edercesine…

Ne gülüyorsun ? Anlattığım senin hikayen…
                                        Horatıus,

Terör!

Haziran 11, 2007

Son dönem de “tırmanan terör olayları “tesadüfi” mi ?” sorusu pek çok “fikir” insanının aklını kurcalıyor. Kadro iktidarından olmak istemeyen oligarklar “muhtura” dahil her yolu denedi.

 Ancak hani “Allah ın sopası yok” dedirtircesine “milli iradeyi” hiçe sayanların ayakları birbirine karışmakta, milletin tarafında yer alacakların statükonun ve devletçi-militerizm in yanın da yer almalarıyla yaptıkları hatanın ceremesinin kısa zamanda görülmesine şahit olmaktayız.

Mitingler, muhtıra, anayasa mahkemesinin “hukuk darbesi” süreci bürokratik diktanın istediği sonuca ulaşmasını bir türlü sağlamamış; istedikleri,destekledikleri iktidar adayı partileri seçimlerde birinci parti olma ihtimaline ulaşamamıştır.

Ülke insanının “milliyetçi” duygularına hitab eden ”ulusalcı” bir yaklaşımla başarılı olmaz ise “kan” ile olur!  “İrtica-laiklik-ülke satılıyor” iddiaları tutmayınca kamu oyunu etkilemenin yolu safsataların yerine “gözle görülür, kalplerde hissedilir” acıları depreştirmek ve yaşatmakla mümkün olabilir mi ?

11 Eylül olayının ABD kamuoyunda “Irak a müdaheleyi” nasıl meşru hale getirdiğine şahit olmuştuk. Bir “resmi ideoloji” uğruna bir “hakim güç” takımı dört binden fazla insanının katledilmesine göz yumar mı ?

 Ülke sorunlarını her daim aşılmaz dağlar gibi göstermek isteyen bir anlayış, ülke insanını korkularla yönetmek istiyor. Bindiğimiz sandalı kendisi sallayıp dışarda büyük bir fırtına olduğuna içindekileri -üllke insanını-inandırmak istiyor.

Peki sorunlar sadece bize özel ve çözümsüz, yada çok mu zor ?

 Mesela ülkede bir “şeriat,irtica” sorunu var mı?

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki “bu ülkede şeriatı isteyen yoktur” demek kesinlikle akl-i değildir. Anlamamız gereken bence her ülkede “bayrak isteyende, rejim isteyende, değişim isteyende,özgürlük isteyende” olacaktır. Mesele bu isteklere karşı nasıl bir sistemle cevap vereceğimiz, insanları “mutlulukları” için hangi yöntemlerle yöneteceğimizdir.

Eğer ki “hukuk sistemi sorunları çözemiyor, ancak bir egemen gücün sopası gerekli” dersek toplumu bir arada tutmamız, aşırı uçları “sistem içine” almamız mümkün değil.

Bizim için hep dış ve iç düşmanlar oldu, çözülemez problemlerimiz hiç bitmedi!

-Sunni-alevi
-Türk – Kürt
-laik-antilaik
-irticacı-cumhuriyetçi vs vs…

yani hem etnik hem dinsel “içselleştirdiğimiz” sorunlarımız oldu. Ancak en önemlisi bu sorunların hep bize özel olduğunu düşünüyoruz. Sorunlarımız çok büyük çözülmesi zor ve bir tek bize özel!

Oysa ki, Hindistan da 18 değişik din, 100 leri geçen mezhep, 10 larla ifade edilen etnik kimlik ve 800 milyonu aşan bir nufus var. Hindistan da bir ülke değil mi ?

İngiltere de İrlanda ve ira,
İspanya da Bask,
Fransa da etnik kimlik çeşitliliği,
ABD de zenci-beyaz çatışmasında Güney-Kuzey kamlaşmasına kadar binbir sorun!

Pek çok ülkenin başına “illegal” örgütler bela, tarikatlar her yer de “inanç sömürüsü” yapabilmekte, hatta pek çok ülkede ve de özellikle ABD de “tek tanrı” dışı inanışlarla “toplu tarikat intiharları” dönem dönem gündemde…

Peki çözüm ne  ? Çok kişilişe, evet : HUKUK DEVLETİ! İnsanların BİREY olarakta ÇOK DEĞERLİ olduklarını anlatmamız. Hiç bir insan bir “kitleyle” berber değerli değil! Sadece O olduğu için değerli ve hakları var. Bu hakların tesisi kollektivist kötülükleri engelleyecektir!

 Peki, başa döner ve “terör”ü hakim güçler kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilirler mi (?) diye tekrar sorarsak, “evet” cevabını vermenin hiçte güç olmadığını söyliyebiliriz…

Mesela Rus mafyasının Putin tarafından yok edilmediğini, ele geçirildiğini ve hatta Putin in başına geçtiğini iddia eden pek çok yazar-çizer var. Mafyanın hem korku aracı olarak kullanılması-halka “kötü”nün gösterilmesi, iyi “benim” denmesinin bir yolu- hemde “legal” yolların dışında haraketleri başarma aracı olar kullanılması mümkündür.

Peki terörde simüle edilebilir mi ? Yani insanların “sisteme sadakati”ni arttırmada kullanılabilecek bir araç haline getirilebilir mi ? Bir başka deyişle bir terör olayı, bir planın parçası olarak kullanılır ve teröristler “kötü”nün, sistem savunucularıda “iyi”nin simgesi olarak lanse edilir. Toplumu kendi çıkarları doğrultusun da yönetmek isteyenlere “işte kötü” diye gösterebilecekleri “merkez”dir terör!

Terörün tamamen yok edilmesini gerçekten isteyenler, terörün “ideoloji”lerine yaptıkları katkıyı görmezden gelebilirler mi ? Mesela Gorge Bush!

Ülkemizde seçim öncesi son aşama “aşırı milliyetçilik” etkileşimiyle hedef vurma!

 Allah bu milleti 22 Temmuz a sağ salim çıkarır inşallah… Lakin endişe sonrası. Statükonun devamını isteyenlerin önü açılmazsa daha da şiddetli tepki verebilecekleri açık…

Sonumuz hayrola..

Kavganın Başı-Sonu

Haziran 11, 2007

Tarih bize “devrimci” ülkelerin değil “evrimci” ülkelerin, devrim yapanların değil, yavaş yavaş ihtiyatla ilerleyenlerin daha ileri, daha gelişmiş, daha medeni olduğunu göstermiştir. Mesele yıkmak değil inşaa etmektir. Cumhuriyet öncesi 21 anyasası, sonrası 24 anayasasından bu yana kaç anayasa ile tekrar yıkıp yapmaya kalktık, sonrasında nerdeyiz ?

Bu ülkenin üzerinde yaşayan tüm insanlar bu toprakları “vatan” olarak kabul ediyorsa bu ülkenin “vatandaş”ıdır. Her etnisite bir başka renk, çeşitlilik ve zenginlik katar. Nasıl ki en basit canlı tek hücreliler en az komleks ve yetide ise, en mükemmel varlık insan da pek çok çeşitteki hücre, organ ve sistemlerin bir araya gelmesi ile en kompleks ve yetiye sahip varlıktır. Yani ?

Yanisi şu ki, toplumlar da içlerinde ki çeşitlilik ile en üst düzeyde yetenekliliğe, çok daha güçlü bir yapıya kavuşma fırsatını bulur. Yeter ki bu çeşitlilik “bir arada yaşamın” faydası ekseninde buluşturulabilsin. Birliktelik ile gelen kollektivizmin “birey”i, çoğunluğun “azınlığı” ezmesi engellenebilsin…

Peki bu nasıl olacak ?

İnsan doğal bir gerçeklik, millet bu gerçekliklerden müteşekkil bir oluşum, devlet ise sun’i bir yapımdır. Asolan ve önce gelen insanlardır.  Devlet oteritesini de kullanan makineler değil insanlardır. Görüleceği üzere devlet bir “yapı” dır. Eline “güç” verilmiş bir organ. Bu yapı yada organda “hakim güç” tartışmasına son verecek olanda bu “organ”ın mutlak sürette “sınırlandırılması”dır. Her kesimin “eline geçirmeye çalıştığı” bir yapı olmaktan çıkarmanın tek yoluda budur!

Anarşizm felsefi düşünürlerinin dahi “devlet”ten vazgeçemediklerini görüyoruz. Cohmsky “biz anaşistlere en büyük yardımı ‘devlet’ denen ‘şey’in yerine konulabilecek bir ‘şey’ söyleyecekler yapar!” derken bu çaresizliklerine vurgu yapıyor.

Nihayetinde “devletsiz” olmuyor, bir devlet olacaksa elbette bir ismide olacak. eğer ki ülke içinde etnisite gruplarının itirazı bu isme ise ve bu ismi “ret” noktasında ise problem büyüktür ve ne istediklerine tekrar dönüp bakmak zorundadırlar. Bu ülkenin devletinin ismi “TÜRK DEVLETİ” dir ve bunu değiştirmeye kalmak “güç” ile “zor” ile yada “politik” olarak mümkün değildir.

Tüm dünyada devlet yapılanmaları bir tekamül ve değişim sürecindedir ve statik değildir. Asolan insanların mutluluğu, refahı doğrultusunda tekamül ve değişim kaçınılmazdır. Mesele bu olmalıdır, mütareke edilecek olay budur.

Bu mütareke edilecek konunun argümanları ne olacaktır ? İşte bir başka paradoksta burda yaşanmaktadır. Bu konuda toplumum her kesiminin, hatta bir düşündüklerini söyleyip görüşleri yakın olanların içinde dahi farklı yaklaşımlar, değişik argümanlar sunanlar olacaktır. Lakin benim bencemde ki en önemli ana değer (argüman) “özgürlük”tür. Bu değerin temellendirilmesinde ve iktisadi, siyasi, sosyal açılımlarında dahi hatrı sayılır bir çeşitlilik mevcuttur. Bu çeşitliliği “kabül”; toplumu, bir aşçının elinde şekillendirebileceği hamur gibi görmeMek; insanı, “araç” olmaktan çıkarıp “amaç” haline getirmeye yöneliş tartışmaların şekil ve çerçevesini belirleyecek yolu tutuştur.

Devletler “kollektivist” fikirlerden uzak durmalıdır: din, ideoloji, milliyetçilik, etnik kimlik dayatmaları ve benzeri her tür empozisyondan kaçınmalıdır.Lakin,
kollektivist fikirler hisleri ve heyacanları manipüle ve mobilize etmeye dayanır. Bu yüzden, kollektivist hareketlerde sloganlar;marşlar;intizamlı,disiplinli aktiviteler ;ayinler ve bireylerin hayatının her anının ideolojik işgali esastır. Bu tarzın en uç sonucu aklın giderilmesidir.

Oysa ki devlet, insanların hislerine değil akıllarına, mantıklarına hitap etmek ;onların anlama, kavrama, muhakeme etme,karşılaştırma yeteneklerini harekete geçirmek ve geliştirmek durumumdadır. Bunu yapmasının doğal yolu ise “negatif özgürlüktür”. Yani eylem değil eylemsizlik, müdahale değil, serbestlik; eşitlik sağlamaya çalışmak değil “denge” durumunun idamesini sağlamaktır.

Türkiye, bazı görüşlerin savunduğu gibi, belli bir kesimin lehine olacak bir Türkiye değil, herkesin daha mutlu,huzurlu ve müreffeh yaşayabileceği bir ülke olmalıdır.

Dindar da, ateist de, Kürt de , Türk de, Müslüman da, Hiristiyan da, fakir de, zengin de, böyle bir TÜRKİYE de yaşamaktan sevinç ve vatandaşı olmaktan kıvanç duyabilmeli, geleceğe güvenle bakabilmelidir! Bu topraklarda yaşayıp bu topraklarda ölmeye mahkum olduğu, başka şansı bulunmadığı için değil, zevkle seçtiği için karar verebilmelidir…

Son tahlilde şunu söylemeliyim ki hangi sistem yada yönetim şekli kurarsak kuralım, bu yönetim şekli ve sistem için ülke insanının her bir ferdinin mutluluğunu, refahını ve hatta kendisini “feda etmek” zorunda bırakır isek, insanı amaç olmaktan çıkarıp araç haline getirmiş oluruz. Ne ülkenin, vatanın bütünlüğünü ne huzurunu sağlayabiliriz. Bence sorun burada…