14 Nisan 2007 de yapılan Cumhuriyet mitinginin sonrasında, mitingcilerin hızını alamayacağını tahmin etmiş ve haklı çıkmışız. Bu gayet doğaldı, çünkü miting istenen tepkiyi çekmemiş, basın, sivil örgütler çok ilgilenmemiştir. Böyle olunca yeni mitinglere rüzgar açmaları gayet normal.
Cumhurbaşkanlığı seçim süreci çok tartışılacak, cumhurbaşkanlığının bu kadar önemli olmasının arkasında ki neden araştırılacaktır.
Masum gözüken “laiklik tepkileri” mi, yoksa “illegal iktidarın” sonunu getirebilecek bir seçimin engellenmesine yönelik çırpınışlar mı ?
İşin boyutu 27 nisan akşamı gelen “muhtıra”ya kadar vardığına göre, birilerinin fena halde “endişesi” var. Ama bu endişe ne için ?
CB seçme süreci yeni mi ? Yani CB seçimlerinin ne zaman yapılacağı önceden belli. Peki neden bu güne kadar beklenildi ?
Büyük ihtimalle 2002 Kasım seçimleri sonrasında “iktidara her kim gelirse gelsin” başarılı olamayacağı düşüncesi bazı kesimlerce hakim düşünce idi. Gerçektende krizden hala çıkılamamış, elde ki borç stoku son haddine dayanmış durumdayken, gelecek hükümetin ne yapacağı ve nasıl bir ekonomik düzen tutturacağı merak konusuydu. Nihayetinde “sıkı para politikası” oy kaybetmesine de neden olacaktı. Yapacağı iktisadi program seçimi her halükarda “hükümeti” oy kaybına uğratacaktı.
Akp hükümetinin yerel seçimlere kadar ekonomiyi dizginleyebilmesi, bir miktar rahatlatması, daha da önemlisi çok uygun şartlarda “borçlanma” yapabilmesi başarı olarak görüldü ve iktidar partisi oylarını arttırdı. Bir nevi halk “istikrara” oy verdi. (Bir konferansta Tuncay Özkan “bu ülke şu kadar borçlanabildi. Bu borcu siz –salondakileri işaret ederek- aldınız. Bu borçlar Türk Halkına güvenden verildi” diyerek hükümetti geçiniz mesajı verdi)
28 Mart yerel seçimlerinden (2004) sonra bazı çevrelerde yüzler ciddi manada asılmaya başladı. Hangi kesimler de ? 2004 yılı içinde düşünülmüş bir “darbe”nin söz konusu edildiği şu günler de “hangi çevrelerin” rahatsız olduğunu tahmin etmek zor değil. “Yerel seçimlerde kazanılan belediyelerin çokluğu hükümetleri zayıftır” görüşü de vardır. İktidara yerel yönetimlerin yük olabileceği düşünülerek beklemeye gidildiğine de kainiyim.
2005 yılı şubat ayında bir iş gereği Antalya ya gittim. Antalya daki bir dostum yemekte bana “Ağabey bir daha başka bir parti belediyeyi zor görür. Adamlar müthiş çalışıyor, adeta belediyeciliği öğretiyorlar” dedi. 2005 ortalarında hala Akp güçünü kaybetmemişti.
Tehlikeyi ilk vurgulayanlardan biri Zülfü Livaneli oldu. İşi abartıyordu, başka yöne vurarak tehlikeyi haber veriyordu. Tarih 16 mayıs 2005. Vatan gazetesinde ki köşesinde şu başlığı atıyor Sayın Livaneli :“Türkiye de rejimin değişeceği tarih”!!!
Sayın Livaneli bu yazdıklarında “rejimin değişeceği”ne gerçekten inanıyor mu ? Bence %100 inanıyor. Ne olursa ? CB yi Akp alırsa! Dış güçler ve içteki iş birlikçileri her şeyi düşünmüş. Rejim değişecek, “şeriat” gelecek! Yazısından böyle düşündüğü sonucu çıkıyor.Ancak daha “derin düşünelim” dersek ne olur ? Yani gerçekten bir rejim değişikliği olacak ise değişen “ne” olacak ? Rejim “cumhuriyet” ten şeriata mı geçecek , yoksa “bürokratik dikta”dan sivil iktidarlara mı ?
Burada Ali Bayram oğlunun “Askerin gölgesiyle gelen krizin dört boyutu…” yazısında bahsettiği “devlet iktidarı” –yada bizim diğer yazılarımızda bahsettiğimiz “illegal iktidar- yerini tamamen kaybedip, halk iradesinin gerçekten tek başına iktidar olması mı Sayın Livaneli nin bahsettiği değişiklik ?
Kasım 2005 tarihinden sonra ki gelişmelere şöyle bir bakmakta ziyadesiyle yarar görüyorum:
-.Şemdinli’de 9 Kasım’da Özipek Pasajı’ndaki kitapevine el bombası atılması. (Şemdinli olayları)
- Chp ve diğer partiler erken seçim söylemine başlıyor. (24-25. 11.05 (Baykal seçimleri 4 yılda bire indirmeyi teklif ediyor aksiyon)
-Danıştay’ın ’sokakta başörtüsü takan Aytaç Kılınç adlı öğretmenin anaokulunda müdür olamayacağına’ ilişkin kararı (şubat 06)
-Trabzon da rahip cinayeti (şubat 06)
- Danıştay’a yapılan saldırı (17.05.07)
- Büyükanıt paşanın genelkurmay başkanlığı süreci (Şubat-Ağustos 06)
-Harnt Dink cinayeti.
Şemdinli olaylarının iç yüzü çok tartışılacak konuların başında gelmesine rağmen yine üstün körü ele alındı ve kapatıldı. Genel kurmay başkanı değişimi ile direk ilgisi olduğunu düşünüyorum. Askeriyeye mesaj verildi. Ancak tam olarak netice alındı mı bilmem.
Chp ini erken seçim yada seçimlerin dört yılda bir yapılmasını istemesi ise elbette CB seçimlerinden önce meclis aritmetiğini değiştirmek. Aksiyon dergisinin 573üncü sayısında bakın Chp nin planı nasıl :
Hesap cumhurbaşkanlığı seçimi üzerine
Erken seçim tartışmalarının kritik eşik 2006 yılını ısıtacağı belli artık. Meclis içi ve dışındaki siyasi partiler, 2006 sonbaharını öneriyor. Belirleyici konumdaki AK Parti, zamanında seçimi yani 2007 sonbaharını telaffuz ediyor. Hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzından. Olan bitenin merkezinde ise çok hassas bir hesap yatıyor: Cumhurbaşkanlığı seçimi.
Aslında, son 22 yılda Türkiye’de seçimler hep ‘beş yıllık’ anayasal süre dolmadan yapıldı. Konjonktür, sürekli, erken seçimi dayattı. Tarihî sürece bakarak bugün için hükümde bulunmak elbette zor. Meclis’in önünde daha iki yıl var. “Seçim şartlarının henüz oluşmadığı” da söylenebilir. Ancak, iç ve dış konjonktür “bıçak sırtı” gündemleri diri tutuyor. Avrupa Birliği (AB), Irak, terör, Şemdinli olayı gibi toplumsal gerilimler, laiklik tartışmalarının körüklenmesi, cumhurbaşkanlığı seçimi ve komuta kademesinin şekilleneceği ağustos ayına dönük senaryolar siyasetin seyrini her an etkileyebilecek unsurlar.
Seçim tartışmaları, işte böyle bir zemine oturuyor. Düğmeye yine Cumhuriyet Halk Partisi lideri Deniz Baykal bastı ve erken seçim istedi. Baykal, 1995 (Tansu Çiller’le koalisyona razı olurken de şartı erken seçimdi) ve 1999 (verdiği destek karşılığında, dönemin koalisyonuna aylar öncesinden erken seçim kararı aldırdı) seçimlerinin de tetikleyicisiydi. “Cumhurbaşkanını AK Parti seçmemeli” görüşündeki Baykal’ın stratejisi, hükümeti sandığa razı etmek. Seçim startı verdiği CHP Kurultayı da izleyeceği “laiklik, ulusalcılık, Çankaya” eksenli stratejinin provasıydı. Deniz Baykal, Türkiye tablosundan bakış açısına göre siyaset üretiyor. 3 Kasım şartlarının değiştiğine, AK Parti’ye karşı bir cephe oluştuğuna inanıyor. Siyasi tansiyonu yükselterek, bu toplumsal muhalefeti partisine çekmeye çalışıyor. Küskün solun “laiklik”, merkez sağın da “milliyetçilik” hassasiyetine oynuyor.
AK Parti’yi dışlama senaryosu
“Artık, çare asker, darbe değil; halk. AK Parti sandıkta gönderilmeli.” yollu “demokrasi” söylemine sıkça başvuran CHP lideri Baykal’ın seçim stratejisi, siyasi kulislerde elde kağıt kalem sıkça seslendirilen bir senaryoyla da örtüşüyor. İktidarı sandıkta ekarte etmeyi içeren senaryoya göre, muhtemel bir seçimde AK Parti oy kaybedecek; birinci parti olsa bile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Doğru Yol Partisi’nin (DYP) de Meclis’e girmesiyle bugünkü milletvekili sayısına ulaşamayacak. Belki, tek başına iktidar olması da zorlaşacak. Diğer partilerin hükümeti kurması ve cumhurbaşkanını seçmesi ihtimali doğacak. Senaryoda, Baykal’a başbakanlık hatta cumhurbaşkanlığı bile var.
Görüldüğü üzere CB seçimleri çok önceden gündeme alınmış. İşin ilginç yanlarından biride diyelim ki seçimler dört yılda bire indi ve seçime yine altı yedi ay kala CB seçimleri var erken seçim olsun denilecek mi ? Yada bu seferde üç yılda bir seçim yapma konusu mu gündeme gelecek ? İş güzarlık diye bir şey var mı ?
Danıştay’a yapılan saldırı tesadüf olabilir mi ? Mümkün değil ? Hazır Danıştay başörtüsü ile ilgili bir karar almış iken bu fırsat kaçırılır mı ? Fakat amaçlanan elde edilmedi. Ülkenin kaosa sürüklenmesi için yeterli bir “itme” buna karşılık gelen yeterli “tepki” gelmedi. Zamanlama hatası da söz konusu elbet. Benim şahsi fikrim o ki telaş söz konusu…
Karadeniz bölgesinde oynanan oyunu fark etmemek mümkün mü ? Bu bölge insanın hassas din ve milliyet duygularının üzerine oynamak, bu bölge insanın aklı arka plana itip daha çok duyguları ile hareket ediyor olması bakımından son derece önemli. Daha çok “sinirli” bir yapıya sahip, çabuk alevlenen bölge insanı, galeyana gelme konusunda çok zayıf. Etnik farklılık oyunu bu bölgede tutmazda nerde tutar ? Ancak bakıldığında yine istenen düzeyde bir etki sağlanamamıştır. Neden acaba ?
Büyükanıt Paşanın Genel Kurmaya Başkanı olma sürecide ilginç olaylara sahne oldu. Adının Şemdinli olaylarında geçmesi, Sabetay olduğu yönünde suçlamalar, daha da önemlisi hükümetin Büyükanıt Paşayı başkan yapacak kararnameyi öne alarak imzalaması. Hükümet doğacak karışıklıkları önlemek amacıyla bunu yaptıysa, nasıl bir karışıklık öngörüyordu. Büyükanıt Paşayla ilgili çıkacak spekülasyonları önceden tahmin etmiş miydi ? Peki bir takım çevreler Büyükanıt Paşa nın Genel Kurmay Başkanlığı ndan neden bu kadar rahatsızlık duyuyordu?
Hırant Dink cinayeti çok konuşuldu ve konuşulacak. Ancak “Neden Dink ?” sorusu gündemin en başında. Orhan Pamuk un “Bir milyon Ermeni yi ve otuz bin Kürt vatandaşımızı katlettik” demesi ve üzerine Nobel ödülü alması ile Dink cinayetinin zamanlaması manidar görülebilir mi ? Bir Kürt asıllı aydının da öldürülebileceği düşünülse yada öldürülen böyle bir aydın olsa idi “amaçlanan” da bir farklılık olabilir miydi ?
Ne kadar çok soru akla geliyor. Komplo teorileriyle dolu bir hayat! Bazen “toplum mühendisleri”nin tercih ettikleri yöntemler çok ilginç olabiliyor. Bir fabrika kurulmalı! İdeal bir toplum için “insan üreten” bir “fabrika”. Bu fabrika “devlet iktidarıyla” uyum içinde yaşayan insanlar üretecek! Tüm sorun ve sorular bitecek…
Haziran 9, 2007, 2:44 pm üzerinde |
Tebrikler Muhammet Bey,
çok güzel bir analiz olmuş,
muhabbetle…
Haziran 12, 2007, 4:17 pm üzerinde |
Sayın Talha Üstadım hoş gelmişsiniz, sağ olun. Azcık geç kalmış bir gündem yorumuydu. Zamanın ne kadar hızlı aktığını mı, yoksa güncelin çok hızlı değiştiğini mi çözeceğiz bilemiyorum.
Yine beklerim efendim… Sağlıcakla kalın…