Bu miting “mitingi düzenleyenler” açısından, amaçlarına ve çıkarlarına uygun sonuç vermemiştir. Sonuçsuzluk bir boşluk oluşturmayacaktır. Ancak, “mitingi düzenleyenler”in “asıl amaçlarının oluşturduğu vakumun” çektiği, tamamen masum “cumhuriyet” tutkunlarının bir boşluk hissine kapılabileceği düşünüle bilir. “Miting miting dir” deyip geçecekler ve yeni mitinglere yelken açacaklar ise ne boşluktan nede “vakum etkisinden” bir hal olacak değildirler.
Şimdi Mitingin katılımını filan değerlendirecekler de olabilir ki, bu kişiler daha çok şekilci, muhteviyatın içeriğine değil de büyüklüğüne bakanlar olacaktır. Miting “cumhuriyet mitingi” gibi anlamlı bir konuyu içine alan bir ön başlıkla veriliyor. Bu mitingin önünü arakasını aramayacak insanlar için tek önemli nokta bu ön başlıkta “cumhuriyet” olması. “Ben sahip çıktım kardeşim” diyecek ve iç huzuru hissedecek sade vatandaş için olayın tüm özü bu!
Biz ısrarla “Ne mitingin yapılmasıyla, nede katılacaklarla ilgili bir yorum peşinde olmadığımızı” deklare etmemize rağmen , her halde pek “ikna” edici olamadık. Öyleyse hata bizde….
Şu durumda tekrar geri dönüp meramımızı anlatmaya çalışmamız yersizdir ki, zaman ilerlemiş, versiyon güncelleme aşamasına gelinmiş. Şimdi “yeni versiyon” senaryolarla gündeme gelecek oluşumlara gebe bir döneme giriyoruz….
Mitingin hayal kırıklığını kısa sürede atlatacak “mitingciler” harekete geçeceklerdir. Hiç sanmayın ki miting ile yaşadıkları çöküntü uzun sürer. Lakin bu mitingden beklenti, miting tarihi yaklaştıkça azalmış, “sivil bürokrasi”nin bu eylemi önemli güç odakları tarafından “desteklenmemiş”tir. Miting ciler zaten çok önemli bir sonuç elde edemeyeceklerini anlamışlardı. Miting sonrası fazla bir sarsıntı yaşamadan yeni versiyonu uygulamaya koyar yada hazırlamaya başlarlar.
Şimdi bir grup insanın “dönek” diye nitelendirdiği, ancak hiç kimsenin Cumhuriyetçiliğinden şüphe edemeyeceği bir yazarımızın miting sonrası sözlerine bir bakalım:
Milliyet’te Hasan Cemal’in gözlemleri açısından bakarsak, bu miting gerçekten laikliğin tehdit karşısında olması yüzünden mi düzenlenmişti, yoksa Hasan Cemal’in Milliyet’teki şu gözlemleri bir başka tehlikeyi mi yansıtıyordu:
- Mitingin havasında öylesine bir Türkiye görüntüsü çiziliyor ki, Amerika’yla dostluk ve ittifak ilişkilerini savunan, AB üyeliğinden yana olan, pazar ekonomisiyle, özelleştirmesiyle, yabancı sermayesiyle dışa açılmayı benimsemiş herkes sanki işbirlikçi ve vatan haini… Ne yazık! Sivri, savaşkan, aşırı milliyetçi, yer yer faşizan bir dil, bir hava ağır basıyor 14 Nisan gösterisinde.
Burada Hasan Cemal garip bir çarpıklığı görüyor ve şaşıyor, ancak oluşturulan metaforun önemi de burada! Bakın “zamk” bir bakıma da bu; AB ve globalleşmeye karşı söylemlerin kullanılması. Yani hiç umulmayacak kanatları bir araya getirerek bir “kitle” oluşturup “%51 çoğunluk biziz” gürültüsünü oluşturma yolunda kullanılacak argümanlar…
Ancak her ne kadar “AB ve Ortak Pazar” sürecine ve top yekun kendilerine karşı dursalar da Milliyetçi cephe “ulusalcılar”a mesafeli davrandı ve “acaba” dedi. “Düşmanımım düşmanı” mantığı tutmadı…
İyide STK ların pek çoğu da desteğe yanaşmadı. Neden ?
“sivil toplum kurumları(örgütleri)” (STK) na demokrasiyi savunan insanların karşı olması mümkün mü ? Hayır… Her şey den önce destek olması ve STK ların güçlenmesini istemesi en mantıklı olanı.
İyi de neden “özgürlükçü” pek çok insan Türkiye deki stk lardan şikayetçi, üye olan kurtulmaya çalışıyor. Bakın aslında “mitingciler” in STK lardan da destek alamama sebebi açık, Sayın Murat Aksoy un yazdıklarına bakalım ve bu “açık nedeni” anlayalım:
Nisan mitingine gerek çağrıcı olanlar gerekse, miting için kolaylaştırıcı olan STK’lar ve siyasal partiler yapmış oldukları bu tercihle, devletçi kültürel kimliğe sahip çıkmakla kalmamışlar aynı zamanda, devletin toplumu kontrol etmesinde ve hatta yönlendirmesinde bir sakınca görmediklerini ifade etmişlerdir. Mitingde ilk göze çarpan, çalınan marşların, atılan sloganların tanıdık gelmesi. “Onuncu Yıl Marşı”, “Ankara Marşı”, “Bir başkadır benim memleketim” şarkıları, Türk bayrakları ve Atatürk posterleri ile “Cumhuriyete sahip çıkalım”, “Cumhuriyet için birleşin”, “Yarın çok geç olacak”, “Türkiye laiktir laik kalacak” dövizlerini henüz unutmuş değiliz. 28 Şubat süreci dediğimizde aklımıza “Onuncu Yıl Marşı” gelmiyor mu? Evet bu marşlar, bu sloganlar çok tanıdık; tanıdık ve bilindiği ölçüde de siyaseten giderek anlamı olmayan “şeylere” dönüşüyorlar.
Görüldüğü üzere STK lar maalesef görevlerini yapmadıkları, sivili değil de resmiyi savundukları, değişimin değil statükonun yanın da oldukları eleştirisini hep almışlardır. Bu miting öncesinde bu endişeyi taşımış olanlar destek vermedi. Gördüğünüz gibi destek verenlerde “devletçi”, “resmi ideoloji destekçisi” olarak yerlerini tarih sayfasında almışlardır. En nihayetinde STK ların evrensel ruhuna yakın olmadıklarını söylemek zor değil.
Mitingde atılan kültürel kimlik temelli marş ve sloganlar, siyaseten de bir tercihi ifade eder. Bütün bunlar, var olan devlet-toplum ilişkisinde devletçi bir tercihi ifade eder. Oysa STK’lar yukarıdaki tanımlanan bağlam içinde değerlendirildiğinde, toplumsal taleplerin kamusal alana taşınmasının bir aracıyken; mitingi organize eden kurumları, STK olarak kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu kurumlar meydanlarda hamasetle Cumhuriyete sahip çıkacaklarını düşünüyorlar. Ama bilmeleri gerekiyor ki; Cumhuriyete sahip çıkmak hamasetle değil, demokrasi ile olur.
Bu sözlerle Sayın Murat Aksoy konuya “son noktayı” koymuştur da biz az daha uzatalım, “anlayana” diyip kesmek olmaz….
Olmaz lakin, son nokta öncesinin tahlili bitmemiştir, asıl olan “neden” i iyi açıklamak ve algılayabilmek. Bir şekillendirici gücün varlığının olması gerekliliği öylesine içimize işlemiş ki, Devleti yada onun yerine neyi koyuyor sak O nu “kadir-i mutlak” olarak görmeyi istiyoruz. Daha doğrusu öyle olduğuna dünden inanmışız!
Yazar Sayın Mustafa Acar ın 16.04 tarihli yazısında değindiği şu hususlar son derece önemli ve ziyadesiyle çarpıcıdır:
I. Dünya Savaşı kaybedilince İttihat ve Terakki tutunamamış, dağılmıştır; ancak kadrosunun önemli bölümü Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde yeniden örgütlenmiştir. Kurtuluş Savaşı sona erdikten sonra bu Cemiyet de tarihe karışmıştır. Ama aynı zihniyetin temsilcisi kadrolar ilk Meclis’te I. Grup, daha sonra da bugünkü CHP’nin ilk versiyonu olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile yoluna devam etmiştir. Bugünkü CHP zihniyetini anlayabilmek için bu tarihsel arkaplanı anlamak önemlidir.
Denebilir ki, Cumhuriyet dönemindeki bütün cumhur, halk, halkçılık, milletin egemenliği, köylünün milletin efendisi olması, demokrasi, vs. söylemine rağmen gerçekte daima özgürlüklere kapalı, milletin değerleriyle barışık olmayan, tepeden inmeci otoriter İttihat ve Terakki zihniyeti egemen olmuştur. Milletin tarihsel geçmişine, sosyolojik ve kültürel dokusuna uymayan kurumlar ve uygulamalar, toplum mühendisliği anlayışına sarılarak, modernleşmeyi yalnızca biçimsel unsurlara indirgeyen bir yaklaşımla, millete dayatılmıştır. Millet hayatını derinden etkileyen hiçbir önemli iç ve dış politika kararı millete sorularak, onun rızası alınarak devreye sokulmamıştır. İttihat ve Terakki zihniyeti için millet, adam edilmesi gereken, geri kalmış, hurafelere inanan cahil insanlar takımıdır. Onu eğitmek, çarktan geçirmek, aydınlatmak ve adam etmek gerekmektedir. Seksen küsur yıllık Cumhuriyet deneyimi bu bakımdan ibretlik derslerle doludur. Örneğin anayasaların belki ilki hariç hiçbiri millet tarafından veya milletin özgür iradesiyle seçtiği temsilciler tarafından yapılmamıştır. Cumhuriyet devrindeki ilk anayasamız olan 1921 Anayasası olağanüstü savaş koşullarında yapılmış olmasına rağmen en sivil anayasa niteliğindedir. İkinci anayasa olan 1924 Anayasası I. Meclis’in feshedilmesi ve pek demokrasiyle bağdaşmayan, darbevari yöntemlerle oluşturulan II. Meclis’e yaptırılan bir anayasadır. Çok partili demokrasi döneminde yapılan iki anayasa olarak 1961 ve 1982 Anayasası askeri darbelerin ardından yaptırılmış, özgürlükleri budayan, temel hak ve hürriyetler bakımından modern çoğulcu demokrasilerde örneği olmayan kısıtlamalarla dolu, atanmışları seçilmişler karşısında güçlendiren anayasalardır.
Buraya kadar uzun uzun yazdıklarımızı tek paragraf ile ifade edersek :
Bu gün kendini “Cumhuriyetçi,laik, demokratik ve Atatürkçü” olarak ilan eden (ki burada söz meclisten dışarıdır) bir grup insan tam anlamıyla statükocu, devletçi ve totaliterdir. Bir başka değişle “padişahçı”dır. Ne yapıyordurlar : Takiye….
Saygılar….
Nisan 19, 2007, 6:09 pm üzerinde |
Elinize sağlık,
Takiye tespitiniz tam yerinde, demokrasi daha ne hallere sokulacak bakalım,
muhabbetle…
Nisan 20, 2007, 9:01 am üzerinde |
Teşekkür ederim Talha Bey, umudumuz demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin kesintiye uğramaması. Millet iradesi “hor” görülerek bir yere varılamayacağını bir kesim iyice anlamalı.
Saygılar, yine bekleriz…