Nisan, 2007 için Arşiv

Bir Miting ve Sonrası

Nisan 17, 2007

Bu miting “mitingi düzenleyenler” açısından, amaçlarına ve çıkarlarına uygun sonuç vermemiştir. Sonuçsuzluk bir boşluk oluşturmayacaktır. Ancak, “mitingi düzenleyenler”in “asıl amaçlarının oluşturduğu vakumun” çektiği, tamamen masum “cumhuriyet” tutkunlarının bir boşluk hissine kapılabileceği düşünüle bilir. “Miting miting dir” deyip geçecekler ve yeni mitinglere yelken açacaklar ise ne boşluktan nede “vakum etkisinden” bir hal olacak değildirler.

Şimdi Mitingin katılımını filan değerlendirecekler de olabilir ki, bu kişiler daha çok şekilci, muhteviyatın içeriğine değil de büyüklüğüne bakanlar olacaktır.  Miting “cumhuriyet mitingi” gibi anlamlı bir konuyu içine alan bir ön başlıkla veriliyor. Bu mitingin önünü arakasını aramayacak insanlar için tek önemli nokta bu ön başlıkta “cumhuriyet” olması. “Ben sahip çıktım kardeşim” diyecek ve iç huzuru hissedecek sade vatandaş için olayın tüm özü bu!

Biz ısrarla “Ne mitingin yapılmasıyla, nede katılacaklarla ilgili bir yorum peşinde olmadığımızı” deklare etmemize rağmen , her halde pek “ikna” edici olamadık. Öyleyse hata bizde….

Şu durumda tekrar geri dönüp meramımızı anlatmaya çalışmamız yersizdir ki, zaman ilerlemiş, versiyon güncelleme aşamasına gelinmiş. Şimdi “yeni versiyon” senaryolarla gündeme gelecek oluşumlara gebe bir döneme giriyoruz….

Mitingin hayal kırıklığını kısa sürede atlatacak “mitingciler” harekete geçeceklerdir. Hiç sanmayın ki miting ile yaşadıkları çöküntü uzun sürer. Lakin bu mitingden beklenti, miting tarihi yaklaştıkça azalmış, “sivil bürokrasi”nin bu eylemi önemli güç odakları tarafından “desteklenmemiş”tir. Miting ciler zaten çok önemli bir sonuç elde edemeyeceklerini anlamışlardı. Miting sonrası fazla bir sarsıntı yaşamadan yeni versiyonu uygulamaya koyar yada hazırlamaya başlarlar.

Şimdi bir grup insanın “dönek” diye nitelendirdiği, ancak hiç kimsenin Cumhuriyetçiliğinden şüphe edemeyeceği bir yazarımızın miting sonrası sözlerine bir bakalım:

Milliyet’te Hasan Cemal’in gözlemleri açısından bakarsak, bu miting gerçekten laikliğin tehdit karşısında olması yüzünden mi düzenlenmişti, yoksa Hasan Cemal’in Milliyet’teki şu gözlemleri bir başka tehlikeyi mi yansıtıyordu:

- Mitingin havasında öylesine bir Türkiye görüntüsü çiziliyor ki, Amerika’yla dostluk ve ittifak ilişkilerini savunan, AB üyeliğinden yana olan, pazar ekonomisiyle, özelleştirmesiyle, yabancı sermayesiyle dışa açılmayı benimsemiş herkes sanki işbirlikçi ve vatan haini… Ne yazık! Sivri, savaşkan, aşırı milliyetçi, yer yer faşizan bir dil, bir hava ağır basıyor 14 Nisan gösterisinde.

Burada Hasan Cemal garip bir çarpıklığı görüyor ve şaşıyor, ancak oluşturulan metaforun önemi de burada! Bakın “zamk” bir bakıma da bu; AB ve globalleşmeye karşı söylemlerin kullanılması. Yani hiç umulmayacak kanatları bir araya getirerek bir  “kitle” oluşturup “%51 çoğunluk biziz” gürültüsünü oluşturma yolunda kullanılacak argümanlar…

Ancak her ne kadar  “AB ve Ortak Pazar” sürecine ve top yekun kendilerine karşı dursalar da Milliyetçi cephe “ulusalcılar”a mesafeli davrandı ve “acaba” dedi. “Düşmanımım düşmanı” mantığı tutmadı…

İyide STK ların pek çoğu da desteğe yanaşmadı. Neden ?

“sivil toplum kurumları(örgütleri)” (STK) na demokrasiyi savunan insanların karşı olması mümkün mü ? Hayır… Her şey den önce destek olması ve STK ların güçlenmesini istemesi en mantıklı olanı.

İyi de neden “özgürlükçü” pek çok insan Türkiye deki stk lardan şikayetçi, üye olan kurtulmaya çalışıyor. Bakın aslında “mitingciler” in STK lardan da destek alamama sebebi açık, Sayın Murat Aksoy un yazdıklarına bakalım ve bu “açık nedeni” anlayalım:

Nisan mitingine gerek çağrıcı olanlar gerekse, miting için kolaylaştırıcı olan STK’lar ve siyasal partiler yapmış oldukları bu tercihle, devletçi kültürel kimliğe sahip çıkmakla kalmamışlar aynı zamanda, devletin toplumu kontrol etmesinde ve hatta yönlendirmesinde bir sakınca görmediklerini ifade etmişlerdir. Mitingde ilk göze çarpan, çalınan marşların, atılan sloganların tanıdık gelmesi. “Onuncu Yıl Marşı”, “Ankara Marşı”, “Bir başkadır benim memleketim” şarkıları, Türk bayrakları ve Atatürk posterleri ile “Cumhuriyete sahip çıkalım”, “Cumhuriyet için birleşin”, “Yarın çok geç olacak”, “Türkiye laiktir laik kalacak” dövizlerini henüz unutmuş değiliz. 28 Şubat süreci dediğimizde aklımıza “Onuncu Yıl Marşı” gelmiyor mu? Evet bu marşlar, bu sloganlar çok tanıdık; tanıdık ve bilindiği ölçüde de siyaseten giderek anlamı olmayan “şeylere” dönüşüyorlar.

Görüldüğü üzere STK lar maalesef görevlerini yapmadıkları, sivili değil de resmiyi savundukları, değişimin değil statükonun yanın da oldukları eleştirisini hep almışlardır. Bu miting öncesinde bu endişeyi taşımış olanlar destek vermedi. Gördüğünüz gibi destek verenlerde “devletçi”, “resmi ideoloji destekçisi” olarak yerlerini tarih sayfasında almışlardır. En nihayetinde STK ların evrensel ruhuna yakın olmadıklarını söylemek zor değil.

Mitingde atılan kültürel kimlik temelli marş ve sloganlar, siyaseten de bir tercihi ifade eder. Bütün bunlar, var olan devlet-toplum ilişkisinde devletçi bir tercihi ifade eder. Oysa STK’lar yukarıdaki tanımlanan bağlam içinde değerlendirildiğinde, toplumsal taleplerin kamusal alana taşınmasının bir aracıyken; mitingi organize eden kurumları, STK olarak kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu kurumlar meydanlarda hamasetle Cumhuriyete sahip çıkacaklarını düşünüyorlar. Ama bilmeleri gerekiyor ki; Cumhuriyete sahip çıkmak hamasetle değil, demokrasi ile olur.

Bu sözlerle Sayın Murat Aksoy konuya “son noktayı” koymuştur da biz az daha uzatalım, “anlayana” diyip kesmek olmaz….

Olmaz lakin, son nokta öncesinin tahlili bitmemiştir, asıl olan “neden” i iyi açıklamak ve algılayabilmek. Bir şekillendirici gücün varlığının olması gerekliliği öylesine içimize işlemiş ki, Devleti yada onun yerine neyi koyuyor sak O nu “kadir-i mutlak” olarak görmeyi istiyoruz. Daha doğrusu öyle olduğuna dünden inanmışız!

Yazar Sayın Mustafa Acar ın 16.04 tarihli yazısında değindiği şu hususlar son derece önemli ve ziyadesiyle çarpıcıdır:

I. Dünya Savaşı kaybedilince İttihat ve Terakki tutunamamış, dağılmıştır; ancak kadrosunun önemli bölümü Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde yeniden örgütlenmiştir. Kurtuluş Savaşı sona erdikten sonra bu Cemiyet de tarihe karışmıştır. Ama aynı zihniyetin temsilcisi kadrolar ilk Meclis’te I. Grup, daha sonra da bugünkü CHP’nin ilk versiyonu olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile yoluna devam etmiştir. Bugünkü CHP zihniyetini anlayabilmek için bu tarihsel arkaplanı anlamak önemlidir.

Denebilir ki, Cumhuriyet dönemindeki bütün cumhur, halk, halkçılık, milletin egemenliği, köylünün milletin efendisi olması, demokrasi, vs. söylemine rağmen gerçekte daima özgürlüklere kapalı, milletin değerleriyle barışık olmayan, tepeden inmeci otoriter İttihat ve Terakki zihniyeti egemen olmuştur. Milletin tarihsel geçmişine, sosyolojik ve kültürel dokusuna uymayan kurumlar ve uygulamalar, toplum mühendisliği anlayışına sarılarak, modernleşmeyi yalnızca biçimsel unsurlara indirgeyen bir yaklaşımla, millete dayatılmıştır. Millet hayatını derinden etkileyen hiçbir önemli iç ve dış politika kararı millete sorularak, onun rızası alınarak devreye sokulmamıştır. İttihat ve Terakki zihniyeti için millet, adam edilmesi gereken, geri kalmış, hurafelere inanan cahil insanlar takımıdır. Onu eğitmek, çarktan geçirmek, aydınlatmak ve adam etmek gerekmektedir. Seksen küsur yıllık Cumhuriyet deneyimi bu bakımdan ibretlik derslerle doludur. Örneğin anayasaların belki ilki hariç hiçbiri millet tarafından veya milletin özgür iradesiyle seçtiği temsilciler tarafından yapılmamıştır. Cumhuriyet devrindeki ilk anayasamız olan 1921 Anayasası olağanüstü savaş koşullarında yapılmış olmasına rağmen en sivil anayasa niteliğindedir. İkinci anayasa olan 1924 Anayasası I. Meclis’in feshedilmesi ve pek demokrasiyle bağdaşmayan, darbevari yöntemlerle oluşturulan II. Meclis’e yaptırılan bir anayasadır. Çok partili demokrasi döneminde yapılan iki anayasa olarak 1961 ve 1982 Anayasası askeri darbelerin ardından yaptırılmış, özgürlükleri budayan, temel hak ve hürriyetler bakımından modern çoğulcu demokrasilerde örneği olmayan kısıtlamalarla dolu, atanmışları seçilmişler karşısında güçlendiren anayasalardır.

Buraya kadar uzun uzun yazdıklarımızı tek paragraf ile ifade edersek :

Bu gün kendini “Cumhuriyetçi,laik, demokratik ve Atatürkçü” olarak ilan eden (ki burada söz meclisten dışarıdır) bir grup insan tam anlamıyla statükocu, devletçi ve totaliterdir. Bir başka değişle “padişahçı”dır. Ne yapıyordurlar : Takiye….

Saygılar….

Cumhuriyet Mitingi Ve Tehlike

Nisan 13, 2007

1950 den sonra siyasi güç sahnesinde ki partilerinin bir daha iktidar olamayacağını anlayan bir grup insan, zihniyetlerini iktidarda tutmanın yolunu 27 Mayıs 1960 da ihtilal ile çözüyorlardı. Bu iktidar o günden 28 Şubat 97 ye kadar her daim iktidar kalmayı başarmıştır. CHP+Sivil bürokrasi+Asker = iktidar (nasıl formül)

28 Şubat süreci ile birlikte bu iktidar kendini “ifşa” etmiş ve asker, bu iktidarın ülkeye verdiği zararlar karşısında “bir kanadı” olmaktan vazgeçmiştir. 97 şubatından sonra bu illegal iktidarın devamını sağlamaya çalışanlar yine her tür hukuk dışı faaliyete baş vurdular.

Bir düşünün bu ülkenin en aydın tabakası olması gereken en çok okumuşları, akademisyen tabakası “ordu göreve!” diyerek yürümüştür. Bu tabaka “demokrasiye, parlamenter rejime, hukukun üstünlüğüne” ne kadar inandıklarını ve bağlı olduklarını göstermiştir. (17 Ağustos depreminden sonra “hala ders almadınız mı ?” diyerek pankart taşıyan başı örtülü genç kızlarımız “inançlarının gereğinde” ne kadar yanılıyor idilerse, bu pankart ne kadar “iğrenç” ise akademisyenlerin taşıdıkları “ordu göreve” pankartı da aynıdır!!!)

Maalesef illegal iktidarın saldırganlığı son dönemde “tehlikenin farkında mısınız ?” iğrençliği ile son noktasına ulaşmıştır. Kendini Cumhuriyetin bekçileri, koruyucuları sanan güya “aydın” bir tabaka her tür “demokratik temayülü” yok sayabileceklerini göstermiş, aslında hiçte umurlarında olmayan “laiklik” anlayışını kullanarak iktidarlarının devamını istemekteler…

Unutulmaması gereken yegane düsturlardan biri “demokrasinin , özgürlüklerin” olmazsa olmaz şart olduğudur. Demokrasinin olmadığı yerde “laiklik”ten bahsetmek saçmalıktır. Lakin böyle düşünülürse “Hitler , Musoluni, Stalin ve hatta Saddam”ın dahi laik oldukları söylenebilir.

Şu an işlerine geldiği şekilde “demokrasi”yi geriye atıp “laiklik”i ön şart olarak öne sürenler, Atatürkçü geçinerek, Büyük Önderin kurduğu düzeni baltalamak, millet iradesini yok saymak niyetindedir.

Bu gün NUTUK’ u dahi okumamış, “Tek Adam-Birinci Adam”, Çankaya ve yabancı yazarlardan Amstrong un onca Atatürk esrinden bir haber, bilgisiz, ışıksız insanların ve dahi gençlerin “Atatürk Milliyetçisiyiz” diye ortaya çıkmaları ne kadar hazindir.

O Büyük Önder ki kurtuluş yıllarının en zor döneminde kendisine yapılan “paşam şu meclis de ne ? size sadece ayak bağı oluyor, sorun çıkarıyor, bırakın kapatalım, lav edelim” önerisine şiddetle karşı çıkıyor ve “O meclis ki millet iradesinin tecellisidir, ben O büyük milletin evladı olarak gücümü bu iradeden alıyorum” cevabını vermiştir. Düşünün ki bu günün O ncu geçinenleri bu iradeyi hiçe saymak istiyor.

Cumhuriyet Mitingini düzenleyen komite geçenler de bir açıklama yaptı. Ne gariptir ki “ilgimiz yok” diyen CHP nin genel başkan yardımcılarından Onur Öymen Miting Düzenleme Komisyonun da. Mantık şu ki “demokrasinin açıklarından yararlanmak isteyen bir grup insan ‘laik Cumhuriyeti’ tehdit etmektedir. Öyleyse bunu engellemek için demokrasinin gereklerinin ortadan kalması anlamına da gelse harekete geçilmelidir” bir başka deyişle “Büyük Önder in kurduğu düzenin açıklarından yaralanarak bu düzeni yok etmek isteyenler vardır. Bu tehlikeyi bertaraf etmek için Atatürk ün kurduğu sistem dahi sekteye uğratılabilir.”

Bu zihniyet sahipleri Atatürkçü geçiniyor demiştik ya , tavsiyemiz Falih Rıfkı Atay ın “Çankaya”sını Turgut Özakman ın “Şu Çılgın Türkler” ini tekrar açıp okumalarıdır. Göreceklerdir ki en zor zamanlarında dahi Rahmetli Ata muhaliflerine karşı “sistemin gereğinden” vazgeçmemiştir.

Rahmetli Atatürk adını kullanarak her türlü illegaliteyi yapabileceklerini sanan bu zihniyet bakın kendilerini en basit ayrıntılarda dahi nasıl ele veriyor: Atatürk “Hakimiyet kayıtsız şartsız MİLLETİNdir” derken bu zavatlar MİLLET kelimesini yerine ULUS u koyarak bir metafor oluşturmakta, yeni karşıt bir ideoloji olarak = ulusalcılık diye ne üdüğü belli olmayan bir ifadeyle ortaya çıkmaktalar. (Büyük Önder bilememiş ya Millet yerine ulus demeyi)

Cumhuriyet gazetesi ve gazetenin yazarı İlhan Selçuk, “tehlikenin farkında mısınız?” anaforunu ortaya attıklarında yalnız değildiler. 28 Şubat tan beklediklerinin aksine kendileri de büyük bir darbe almış, asker kanadı düşünce olarak onlardan ayrılmış, saf milliyetçilerin gözü açılmıştı. Bu anafor dan önce yapılması gereken bir “zamk”ın ortaya atılmasıydı. Baktık ki ,İlhan Selçuk yine başrolde, bakın neler yazıyor :

Yüzde 25 oy desteğiyle laik Cumhuriyeti dinci devlete dönüştürmek tasarımı yürürlükte…” Selçuk’un şu cümleleri, ‘demokratik kitle hareketlerini’ yeterince anlamamızı sağlayacak cinsten: “Milliyetçilik (ulusçuluk, ulusalcılık, millilik, vb..) duygu ve siyasetinin toplumda yükselmesi dinciliğe karşıt bir siyaseti içeriyorsa gericiliğe karşı ilericilik içeriği taşır… Türkiye’deki durum bu çatışmayı öngörüyor.”

Görüldüğü üzere yeni oluşumu gerçekleştirecek zamk, ulusçuluk, ulusalcılık, millilik!!!!!!!!!

Peki iyide bu tuhaf zihniyetin sahipleri nasıl bu kadar saldırgan haldeler, öyle ki sürekli açık vermekteler, açık verdikçe destekleri azalmakta daha da saldırganlaşmaktalar.

Öncelikle TUTMAYAN senaryolara şöyle bir bakmak gerekir:

-Sincan olayları-Doğuda bayrak yakma olayı-Danıştay a silahlı saldırı-Genel kurmay başkanlığı seçimlerinde Büyükanıt Paşaya atılan iftiralar-Hrant Dink in öldürülmesi-“Tehlikenin farkında mısınız?” anaforuve-Cumhuriyet Mitingi

Sivil Bürokrasi iktidarının Millet İradesinin yani TBMM ni üzerindeki üç kurumdan yararlandığı ve yüksek destek aldığı aşikar. Bu üç kurumdan “Genel Kurmay, Cumhurbaşkanlığı, YÖK” , Genel Kurmayı –askeri- kaybetmeleri tehlike çanlarının çalmasını ve büyük telaşı getirirken zamanın da daraldığını gösteriyordu. Çünkü “Cumhurbaşkanlığı”nı da kaybetme riski doğmuştu. Artık “28 Şubat”ın yaşanmayacağını, “ordu göreve” çığırtkanlığının işe yaramayacağını askerin tavrıyla anlayanlar, son kalelerden Cumhurbaşkanlığına sarılmış görünüyor.

Peki sadece bu mu ? Yani öfke ve telaşın, son çırpınışların sebepleri sadece bunlar mı ? gariptir ki hiçbir kesimden destek alamamaları! Sivil toplum örgütleri son derece “mütedil” davranmakta, gelişmeleri takip etmekle yetinmekte, demokratik temayüllerin dışına çıkmak gibi bir niyet içinde olmadıklarını göstermekteler. 28 şubat öncesi tutumlarından çok uzak görünen iş ve işveren çevreleri mitingcileri rahatsız etmekte. Bakın Rahmi Koç ve diğerlerinin açıklamaları nasıl:

laik kişiliğinden kimsenin kuşku duymadığı işadamı Rahmi Koç’un, 12 Şubat 2007’de Milliyet gazetesinde yayımlanan röportajındaki şu sözleri var: “Başbakanın partisi Meclis’te üçte iki çoğunluğu elinde tutuyor. Dolayısıyla Başbakan ve partisi kimi isterse o olacaktır. Cumhurbaşkanı seçilme gücü vardır. İşin demokratik tarafı budur… Demokrasi, Avrupa Birliği şu bu derken Meclis’in seçtiği kişiye saygılı olmamız lazım. Meclis yeni cumhurbaşkanını seçecek, o kim olursa olsun buna itiraz olmaması lazım. Demokratik sistemin gereği budur…”Bu sözlerine karşılık Rahmi Koç, gönlünden geçeni de saklamıyor. Hem o, hem oğlu Mustafa Koç, hem de Güler Sabancı, Türkiye’nin yakaladığı bu istikrarın sürmesi için Tayyip Erdoğan’ın beş yıl daha başbakan kalmasını istiyorlar. Üçü de, Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıkınca, Türkiye’nin 100 yıl geriye gideceğinden değil; ekonomiyi rayına sokan siyasi istikrarın bozulacağından korkuyor. Nitekim Rahmi Koç, “Tarih bize gösterdi ki Çankaya’ya çıkanların partisi zayıflıyor.” diyor.

O halde Rahmi Koç’un göremediği, ama İlhan Selçuk’un bağıra bağıra anlattığı tehlike ne? Nasıl oluyor da çok iyi bir İlhan Selçuk okuru olduğu bilinen Rahmi Koç, Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasında bir meşruiyet sorunu görmüyor da İlhan Selçuk, Türkiye’nin bir din devletine dönüşeceğini ilan ediyor? Aslında belki de İlhan Selçuk ve gazetesi Cumhuriyet’in sorduğu “Tehlikenin farkında mısınız?” sorusunu sağduyu sahibi herkesin tersinden kendisine sorması lazım.

Bunu en veciz biçimde Sabah yazarı Emre Aköz, “Tehlikenin farkındayız!” başlığıyla 1 Mart günü şöyle yazdı: “Mart ayını severim. Gelmesini isterim, gitmesini istemem. Ama bu kez Mart’ın bir an evvel bitmesini istiyorum. Çünkü… Geçen gün Yavuz Donat ile sohbet ediyorduk. Bundan bir yıl önce dostlarını uyardığını anlattı. ‘Hazırlıklı olun, Türkiye’de kötü şeyler olacak.’ Ne gibi? ‘Mesela insanlar öldürülebilir… O derecede kötü.’” Cumhuriyet gazetesine bomba atılması… Danıştay saldırısı… Hrant Dink’in öldürülmesi… Donat’ın dostları ‘Nasıl bildin’ demişler: ‘Bunca yıldır Türkiye’de yaşıyorum; Cumhurbaşkanlığı seçimi hep sancılı geçer.’ “Ve geldik Mart ayına. ‘Ne yapacaklarsa bu ay içinde yapacaklar, çünkü Nisan geldi mi iş işten geçmiş olacak’ diyor Yavuz Donat. Aynen katılıyorum. Hele provokasyonlara açık ‘Nevruz’u (21 Mart) düşününce insanın içi ürperiyor. Tehlikenin farkındayız!”Yavuz Donat’ın kehaneti de gösteriyor ki, Türkiye’nin önünde bir tehlike var. Ama İlhan Selçuk eski bir ihtilalci olarak çok iyi bildiği bu tehlikeyi görmezden geliyor, hatta meşrulaştırıyor. Bu tehlike Başbakan Erdoğan’ın 27 Şubat’ta ilan ettiği ve iki siyasi gözlemcinin Aksiyon’a detaylarını anlattığı yeni bir 27 Mayıs süreci! Bu kadar belirtisi olan bu tehlikenin düşünsel mimarlarından biri şüphesiz İlhan Selçuk. Bunu örtbas etmek, daha doğrusu meşrulaştırmak için, sanal bir “dincilik” tehlikesi ile okurlarını kandırmaya çalışıyor. Ama Rahmi Koç gibi zeki okurlarını hiç etkileyemediği de açık.

Bakın dostlar en büyük rahatsızlık bu! Destek bir türlü gelmiyor.

Kendilerini “ulusalcı cephe” olarak gören bu insanlar “Demokratik, Laik Cumhuriyete” en büyük tehdidi oluşturmaktalar. Bu mitingi düzenleyenler söylediklerinin tersine “cumhuriyetin kazanımlarına ve kurumlarına” en büyük darbeyi, bilerek yada bilmeyerek, bilinçsiz de olsa vuracak insan güruhudur. Bu günkü bu güruh 1923 te Atatürk ün karşısında ki güruhla aynı konumdadır. Nitelikleri farklı nicelikleri aynıdır!!!

Öncelikle anlamamız gereken, şu an için farkında olduğumuz en iyi rejim “demokratik, laik, Cumhuriyet”tir. Ancak bu demek değildir ki, bu günden sonra ilelebet bu böyle kalacaktır. İnsanlık ilerlemesine ve tekabül sürecine devam etmekte, değişimler sürmekte, elbette bir gün ismi cismi farklı olan yada bu isimdeki rejimin yükseltilmiş –upgrate edilmiş- şekilleri keşfedilebilecektir. Statik düşünceler “aydın, ilerici” insanların düşünce şekli değildir.

Maalesef mitingciler “Mehmet-Ahmet Altan” gibi II. Cumhuriyetçileri dahi anlayamamış,hazmedememiş, hışımlarından “demokrasi aşığı”, laikliğinden şüphe edilmiyecek bu iki güzide şahsiyeti dahi aforoz etmişlerdir. Bu gün bu gibi aydınlık şahsiyetler den destek beklemekteler. Göremedikleri ise kendilerinin “ortaçağ” zihniyetinde ki, örümcek kafalı insanlar oldukları, gerçek aydınlarında bunun farkında olduğudur!

1920 lerde bu topraklarda totaliter Meşrutiyet rejiminin üzerinde bir rejim olmadığını düşünenler çoğunluktaydı. Yunan denize döküldükten sonra Meşrutiyete destek verileceğini sananlar pek çoktu. Bunu asla HATIRLARDAN çıkarmamakta fayda vardır!

“Türkiye laiktir, laik kalacak!”

Bu sözü-sloganı söylerken ne için neden söylüyorlar hiç bilmiyorlar, birileri ve ideolojileri gereğinden başka düşündükleri hiçbir şey yok! Türkiye laik mi ? Laiklik nedir ? Atatürk ile ne alakası vardır ?Bu soruları akıllarından bile geçirmezler, çünkü ancak onlara söylenen kadar düşünürler ve kendi akıllarıyla en ufak bir fikir üretmezler…

Şimdi, gerçek nedir ? Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, bilinen, evrensel anlamda Fransızlar ın ortaya attığı “laisizm”i yaşamamıştır. Yani hiçbir zaman laik olmamıştır ki kalsın!

Bazı çevrelerin kendi hesaplarına öyle uygun geldiği için söyledikleri “laiklik her yere nüfuz eder” söylemi saçmalığının dışında laiklik “yönetim şekillerini ilgilendirir”.

Türkiye Cumhuriyeti nde “Diyanet İşleri” kurumunun kurucusu “Mustafa Kemal Atatürk” tür. Bir devlette direk dini empoze eden” bir kurum mevcut ise O devletin laik olması mümkün değildir. İtalya da Roma da Vatikan ayrı bir devlettir. Hiçbir devlete bağlı değildir.

Bizim devletimize hakim iktidar devlet bünyesindeki “diyanet işleri” kurumu vasıtasıyla dine de müdahale eder, vatandaşın dinine de bir fiil karışır. Hutbelerde devletin belirlediği okunur.

Diyanet işleri başkanı Başbakanın emrinde bir memurdur. Siyasi iradenin dışına çıkamaz. Devlet bir fiil dinide kontrol altında tutar ve hatta kullanır. Oysa Vatikan a kimse “dikte” edemez yada bir devlet başkanı Papaya “şunu söyle” diyemez. Tam tersine Devlet Başkanları gider Papadan fikir alır….

Ülkemizde ayrı, kendine özgü bir “laiklik anlayışı” var deniyorsa eyvallah, ancak ısrarla din ve devlet işlerinin ayrıldığı bir laiklik anlayışının var olduğu söyleniyorsa, bu doğru değil.

Bu arada NUTUK u okumadıysanız elinize bir kalem alıp okuyun, nerede laik veya laiklik geçerse altını çizin, Atatürk ün ağzından kaç kez laiklik kelimesi çıkmış bir bakın. İnanın çok şaşıracaksınız. Bir kısım insan da “zaten 33 ten sonra gündeme geldi” diyecektir, olabilir…

Şimdi sınav zamanı ! Kime, neye, niçin destek vereceğimizi anlamış mıyız!

KAZANACAK camia olmak için iyi düşünmek ve tahlil etmek zorundayız.Sayıgılar……