Şubat, 2007 için Arşiv

Kabullenmek İyi de…

Şubat 26, 2007

Bu paragraf sadece beni bağlar, bir düşünce ve felsefedir ki bana ait : 

“kendi gerçeğim içinde benim düşmanım yoktur!Çünkü benim gerçeğim sadece “Yaradan”ın şanı hüküm sürer. Her yerde bulunan Yaratıcı nın şanı içinde kötülük değil, sonsuza kadar sürecek iyilik bulunur. Bu benim gerçeğimdir. Çünkü kötülük ve savaş insanların yüreklerinden kaynaklanır. Ben kendiminkinde bunları “tercih” etmiyorum. Benim düşmanım yoktur!!!”  

Bunu böylece deklare ettikten sonra, 

Zaten tercih edilmiş olanı tercih etmiyorum, başkalarının “aptalca”,”saçma”, “uzlaşılmaz” diye nitelendirecekleri bir yaşam biçimini tercih ediyorum, bu yaşam biçimi bana özgürlük ve yücelik sağlıyorsa, beni eleştiren KARDEŞLERİMİ –insanları- yargılamıyor ve yadırgamıyorum, çünkü O nlar sadece, “kendilerine sahip” olanların duygularını yansıtıyorlar… 

Temel bir yaklaşımımız var : “kabullenmek”Çoğumuz “gerçek” hayatın bize getireceklerini kabullenmeye istekliyiz. Bu da çok temel bir yaklaşımla bizi “kurban edilmeye” götürüyor…Ülkemizde ve dünyada , omuzlarına yüklenen sıkıntıları kabul etmeye istekli olan ve niçin böyle sıkıntıları olduğunu sormayan birçok insan var. Var mı ? bence pek çok var! 

Onlar –bizler- sormazlar : niçin bu durumdayım?Sormazlar :Niçin bu durum da bulunmama izin veriyorum?Sormazlar : niçin benim çıkarlarım için işlemeyen bir sisteme esir olup zincirlere bağlanacakmışım diye…Sormazlar “niçin-neden” diye. Sormamamızın nedeni ne ? Çünkü “bilgi” insanı korkutur. Bilmek cehaletin verdiği rahatlığı yok eder! Çünkü bilmek yeri geldiğinde “hayır” demeyi getirir! 

Sevgili dostlar, “DEHA” bilinenin değil, bilinmeyenin idrakidir. Her birimiz için “DEHA” aklımızın büyüklüğünü ortaya çıkarmakta yatar. Neden kendi aklımızı bu kadar küçümsüyoruz??? DEHA! İnsan dehası ataletin duraganlığın içinde ölüyor! 

Göremiyor muyuz, yüce insan oğlu artık “kendi aklı” ile kendi adına düşünemiyor! İhlal edilemez hakkından –özgürlüğünden ve hür iradesiyle seçme-tercih hakkından- vazgeçiyor. Ne için ? “toplumsal bilinç” diye ne olduğunu tam olarak kimsenin açıklayamadığı olgu için!Bizi farklı kılan, yüce düşünme ve seçme hakkımızdır. Sınırsız –sınırlandırılmamış- düşünceyi kavrama ve bunu uygulanabilir hale getirme yeteneğimiz VAR! Biz –her bir birey- bunu gerçekleştirebilecek güçteyiz… 

Toplumsal bilinç demişken şu toplumsala baktık mı hiç ?Baktığımız da yetenekli zihinleri ve yetenekli bedenleri görürüz, ama bunlar sülük gibiler.Neden ? Başkalarının sırtından geçiniyorlar. İsterlerse “bireysellikler”ini kazanabilirler..Ama, kendileri yapamadıkları için bütün dünyanın onlara bakmaya mecbur olduğunu düşünüyorlar. 

Onlara bakanların bu işi sevgi ve vericilikle yaptıklarını görürsünüz. “Bu sonsuza kadar bir fazilet olarak kalacaktır”   Ama insansa söz konusu olan, muktedir olma yeteneği olan, başkasının zorluklarla kazandıklarını pay çıkararak çalıyorsa , bu haksızlık değil de nedir ? Bu eşitlik midir ?  

Bu insanlar yaşamı reddediyorsa nasıl, sadece var olmalarından dolayı birilerinin onlara bakıp beslemesi gerektiğini iddia edebilir yada bunu kendilerinde hak olarak görebilir ? 

Yaşamdan elini eteğini çekmeyi seçen ve sokakları dolduran “sürülere” bizim bakmamız gerektiğini bildiren politik/ideolojik (top yekün kollektivist) hareketlerin içyüzünü görebilen “bireyler” var; bazıları politik/ideolojik kurnazlıkların arkasına sığındığı kisveyi görebiliyorlar. 

Kendimizi hep, var olan haklarımızı asla keşfetmemeye alıştırmışız. Bunu “özgürlüğün bedeli”  olarak ödenmesi gerektiğine inandırmışız kendimizi. Değil! Bu kölelik için ödediğimiz bir bedel! Toplumumuz kuralları kabul etmeye ve belli kalıplar içinde kısılıp kalmaya öylesine alışmış ki, düşüncenin özgürlüğünü ve duygunun itici hareketliliğini kavramayı başarabileceğimiz halde, bu yeteneğimizi itiyoruz ve öyle bir toplumda yaşıyoruz ki eğer “düşünebilen birey” seniz yüzünüzü herkes tanıyor. “İşte” diye gösterip suçlanacak adam O dur! 

Bize kırmızı çizgiler çektiler “bu tartışılamaz” dediler! Bu ulusal bir tutumdur,davranıştır “değiştirilemez” i dikte ettiler. Her sorun da belli kalıplar oluşturuldu ve bunların dışına çıkılması kati engellendi. 

Ancak şimdilerde insan olma ONURUNUN “bireysel aklın” yüceliğinde gören hür beyinler TARTIŞIYOR! Ne gerekiyorsa O nu… 

Saygılar…

Hissetmek …

Şubat 23, 2007

“Hissetmek” insana verilmiş en mükemmel duygu!

Eşim Mag Rayn ı sever. Mag Rayn ne zaman aklıma gelse “Melekler Şehri” filmini düşünürüm. Adamlar okumaya ve kitaba her yerde vurgu yapıyorlar. Meleklerin mesken tuttukları yer neresi ? Bir “kütüphane”!

Filmin düşündürdükleri sadece bir kütüphane değil elbet. Bir meleğin insan olmak istemesi konu. İlginç değil mi ?

Benim de merak ettiğim konulardan biri bu. Hissetmek duygusu başka bir varlığa da verilmiş mi ?

Mesela gün batımını seyrederken, o manzaranın bana hissettirdiği muazzam hazzı başka bir varlıkta hissedebilir mi?
Ağzıma attığım bir şekerlemenin tadını benim aldığım gibi alan var mı ?
Bir yaz sıcağında serin deniz sularının bana hissettirdiklerini algılayan başka bir varlık!
Yada kızlarım “baba” diyerek koşup boynuma sarıldıklarında hissettiğimi insan oğlu dışında hangi varlık yaşar. Teninize o küçük ellerin dokunuşu nasıl bir haz verir ?

Bir melek bunları hissedebilir mi?

İnsan olmak … çok güzel….

Hayatın hiçbir yönü bayağı yada pis değildir. Yaşamak, güneşin doğuşunu görmek, dolunay altında düşüncelere dalmak bir nimettir, büyük bir nimet… Belki de insan oğlundan başka hiçbir varlığa verilmemiş mükemmel güzellikler…

Peki bütün bunlar olurken “spiritüel gerçeği” yok farz edebilir miyiz ? Yada spiritüel ile gerçek-realite yan yana gelemez mi ? Bu başka bir yazının konusu.

Her ne ise “insan” , O nu yaşamak güzel….

Şubat 9, 2007

93 sonrası bu ülkenin başına gelenleri bazen “yaptığımız bir vefasızlığın” bedeli olabileceğini düşünürüm. Rahmetli Özal ı anlayabildik mi acaba ? Zaman Gazetsinden bir yazarın devamı olan iki yazısıyla bir döneme bakalım:

Özal’ın Kuzey Irak Çıkışını Hatırlamak!

TARİHİ GÖRÜŞMENİN PERDE ARKASI:Cumhurbaşkanı Özal ABD ziyareti esnasında (Eylül 1990) Başkan Bush’la yaptığı görüşmeye Dışişleri Bakanı Ali Bozer’i almamış, bu durum Ankara’da krize yol açmıştı. Uğradığı eleştiri bombardımanı Özal’ın umurunda değildi…
Kapalı Kapılar Ardında, Özal Bush’la ne konuşmuştu?

Bush (Ağustos başında Kuveyt’i işgal eden) Saddam Hüseyin’in kuzeyden sıkıştırılmasını, Ortadoğu’daki ve İslam dünyasındaki ülkelerin ikna edilmesinde ABD’ye yardımcı olunmasını, Kürtlerin uğrayabileceği muhtemel sıkıntılarda onların koruma altına alınmasını istiyordu.

Özal bunları dinledikten sonra Bush’a dönüp “Irak’ta ne aradıklarını” sordu: “ABD’nin Irak harekâtı sadece Saddam’ın iktidardan indirilmesi için mi yoksa başka niyetlerle mi planlanıyordu?”

Bush topu taca attı, net bir cevap vermedi…

Özal “Irak’ın işgali Ortadoğu’yu iyice karıştırır. Bu durum bize de Ortadoğu’daki ülkelere de çok büyük zarar verir.” diye devam etti…

Hemen ardından da tarihî bir talepte bulundu: “Bütün bu muhtemel sorunların bertaraf edilebilmesi, Kuzey Irak’taki Kürtlerin güvenliği, PKK terörünün Irak’tan sevk ve idaresinin bitirilebilmesi için Kerkük ve Musul’a kadar olan bölge Türk askerinin denetimine verilmelidir!”

Bush, Özal’ın bu çıkışına çok şaşırdı. Ne söyleyeceğini bilemedi. Hepi topu bir kaytarma cümlesi sarf edebildi: “Kurmaylarımla görüşüp sonra size döneceğim”

Özal konuşmasını sürdürdü: “Sizin hangi emellerle Irak’a gireceğinizi bilmemiz mümkün değil. Ancak bunun sonunda Körfez ülkeleri ve Irak’tan büyük bir ekonomik kazancınızın olacağı kesindir. Türkiye’nin ise bu bölgede yüzyıllardan beri gelen hakları vardır. Eğer bir harekât olacaksa ve biz buna destek vereceksek o zaman gelmiş geçmiş tüm zararlarımızı telafi etmemiz gerekir.”

Bush bunun üzerine “Merak etmeyin Sayın Özal, Türkiye Irak planımızdan azami ölçüde kazançlı çıkacaktır. Bana güvenebilirsiniz.” cevabını verdi…

***

GİZLİ GERÇEK: Görüşmeden sonra Türkiye’ye dönen Özal, ordunun Kerkük ve Musul’a girmesine yönelik bir harekât planı üzerinde çalışmaya başladı. Devletin bütün birimlerini bir araya toplayarak harekete geçmek istedi…

Ne var ki, ilk darbeyi MGK’da aldı! Genelkurmay, MİT, siyasi partiler ve Gizli Egemenler tarafından yönlendirilen sivil toplum kuruluşları Özal’ın planına karşı çıktılar. Özal’ın Kuzey Irak Çıkışı’na tepki kısa zamanda öyle sert bir noktaya ulaşmıştı ki, Turgut Bey’e adeta savaş açılmıştı…

Demirel bu karşıtlığın bayraktarı gibiydi. İsmet Paşa’nın Oğlu Fizikçi Erdal Bey de yanlarındaydı. Hepsini geçtim, Turgut Bey’in desteği ile Başbakanlık koltuğuna oturan Yıldırım Akbulut, Özal Karşıtı cephede idi. (Bir ezberinizi daha bozun: Akbulut, Özal’a ateş püsküren Gizli İktidar’ın istediklerini yapan bir başbakandı!)

Askerler, hükümet ve muhalefet “Kuzey Irak’ı 80 yıl önce bıraktık, artık orada ne işimiz var?” diye feveran ediyorlardı!

1990′ın 3 Aralık günü, Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa edecekti. Özal’ın istifaya cevabı müthişti: “Komutan masada değil; savaşta, cephede belli olur!”

Özal’a “Bana güvenebilirsiniz” derken, Bush elbette numara yapıyordu. Beyaz Saray, Özal’ın Kuzey Irak planına karşıydı. O vakitler ABD’nin dümen suyuna girmekle suçlanan Özal aslında ABD’ye ve “içimizdeki destekçilerine” karşı Türkiye’nin hayati menfaatlerini savunmuştu. Eh, “Ankara’daki mukavemet”in senaryosu da ABD tarafından yazılmıştı! (Arkası Yarın)

Yaman Çelişki

ÇIKAN KISMIN ÖZETİ:Cumhurbaşkanı Özal, Beyaz Saray’da görüştüğü Birinci Bush’a “Madem Irak’a girmeyi planlıyorsunuz. Öyleyse biz de Kerkük ve Musul’a girelim.” der. Bush’un itiraz etmediğini gören Özal, ABD’den onay aldığını sanır. Yanılır. Beyaz Saray, Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesine kesinlikle karşıdır. Sam Amca’nın bu tavrı Ankara’da Özal’ın karşısına çok sert tepki veren ‘derin bir cephe’ olarak çıkar! Türkiye, tarihî fırsatı heba etmiştir…
***

Takvimler 1990′ın son ayını gösterdiğinde, Özal Kuzey Irak’a harekat konusunda yapayalnız kalmıştı. Sadece bu hadise bile Türkiye’nin aslında kimin tarafından yönetildiğini görebilmek için yeterli idi!

O günlerde emekli generaller televizyona çıkıp “İsmet İnönü’nün zamanında son derece doğru bir kararla Kerkük ve Musul’u devrettiğini; Özal’ın ülkeyi maceraya sürüklemek istediğini” öne sürüyorlardı…

Dahası, Özal’ı ABD’ye hizmet etmekle suçluyorlardı…

Oysa, Kerkük-Musul’a girme konusu ABD’nin Özal’dan talep ettiği bir plan değil tersine Beyaz Saray’ın el altından engellediği bir plandı. Gerçekte ABD’ye hizmet edenler ise Özal’a ateş püskürenler, direnenlerdi. Özal’a yönelik sert muhalefeti/siyasal kampanyaları kurgulayan, üreten “ABD’nin yörüngesinde hareket eden içerideki derin mekanizma”ydı.

***

Aradan on yedi yıl geçti: Son dönemdeki “Kuzey Irak’a girmeliyiz”cilerin ekseri kısmı dün Turgut Özal’a sert tepki gösterenlerden oluşuyor!

O vakitler Özal’ı “Amerikancılıkla” itham ederek “ABD’nin arzusunu yerine getirenler” günümüzde yine ABD’nin ekmeğine yağ sürebilecek davranışlar sergiliyorlar. Geçmişte Özal’a efelenen emekli askerler şimdilerde Kerkük Türküsü söylüyor!

ABD’nin son dönemde Kerkük’ü gösterip Ankara’yı Kuzey Irak’a çekme taktiğini çok iyi okumak gerekiyor…

Bu üzüm yedirme değil, bağcıyı dövdürme numarasıdır…

Türkiye, Irak Batağı’na çekilmek isteniyor. ABD’nin bu amaçla bölgede her türlü provokasyonu yapabileceğini söylemeye gerek yok…

“Kuzey Irak Harekâtı”nın Türkiye gündemine oturtulmasının iki ana sebebi var…

Birincisi: ABD, Türkiye’yi Kuzey Irak’a müdahale ettirmek suretiyle, Ankara’nın İran ve Suudi Arabistan’la son zamanlarda kurduğu fevkalade iyi ilişkileri baltalamak/bizi bu iki ülke ile karşı karşıya getirmek istiyor…

Böyle olursa, ABD sadece Irak’ta değil bölgede de daha rahat hareket edecek. Türkiye-İran tandeminin kurulmuş olması, Ortadoğu’da ABD’nin aleyhine olan gelişmeleri hızlandıran en önemli faktörlerden biri…

İkinci sebep ise Ankara ile ilgili: Muhtemel bir Kuzey Irak harekâtı mevcut şartlarda bölgede fizikî hiçbir sonuç elde edemez ama iç dengeleri etkiler, askerî cenahın pozisyonunun güçlenmesine yardımcı olur. Siyasetin alanı yeniden daraltılır. Bugüne kadar sivilleşme yolunda atılan adımlar geriler…

Kuzey Irak harekâtı son dönemde gündeme geldiğinde AKP hükümeti seçimleri (“milliyetçi oyları”) hesap ederek olumlu bir yaklaşım içine girmiş; CHP lideri Baykal da “Biz sizin elinizi tutmayız. Destekleriz” karşılığını vermişti. Her iki çıkış da siyasi idi. Daha ileri gitmesi beklenmemeli idi; öyle de oldu. Ezcümle, Sahte Kuzey Irak Kampanyası’ndan hiçbir sonuç çıkmaz…

Peki, ya Kerkük ne olacak? Bugün için zamanlama ve zemin hiç mi hiç müsait değil; ancak bu hep böyle devam etmeyecek. Daha önce de vurgulamıştık: ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonraki zaman zarfında Kuzey Irak’ın yüzünü Ankara’ya dönmeye başlayacağı bir süreç yaşayacağız. Yani, Kerkük’le kucaklaşacağımız günler de gelecek!

Keekük le buluşma ! Musul a kavuşma ! Ah Ahhh!

 Misakı Milli ye kavuşacağımız günler de olacak mı ?

Bir Cinayetin Ardından… (devam)

Şubat 9, 2007

Hemen hatırlamak gerekir ki, Körfez savaşı 1991 de gerçekleşti. Yani Sovyetler çöktükten hemen sonra, kutuplu dünya sona erer ermez. Tehlike bitmiştir. “Neydi Konu ?” deme zamanı gelmiştir. Ne tesadüftür ki Sovyet Rusya yıkılır yıkılmaz, 75 sene sonra “yanlış yapmışız” dedikten sonra , ama hemen sonra “körfez savaşı” çıkmıştır!

İngiltere bu bölgeyi nasıl bırakmıştı?

Bunu daha iyi anlamak için Sayın Kemal Tayfur un “Yaralı Hat: Musul Sorunu” adlı makalesine söyle bir göz atalım,

Bir yandan Türkiye Sayın Cumhurbaşkanı, öte yandan Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı, Denizaşırı Britanya Ülkeleri Yüce Kralı ve Hindistan İmparatoru ile Irak Yüce Kralı… Bir antlaşma yapmaya karar vermişlerdir.’

Bu antlaşma, yaklaşık sekiz yıldır devam eden ve İngiltere ile Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren Musul sorununun çözümünü haber veriyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun meşru halefi Türkiye Cumhuriyeti, bu antlaşma ile üzerinde hak iddia ettiği topraklardan vazgeçiyordu. Daha doğrusu vazgeçmek zorunda kalıyordu.
Nitekim, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal adına antlaşmayı imzalayan dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü, `yegâne muallak kalan bu arazi meselesinde fedakârlıklara katlandık’ demişti. Gerçekten de, bugünkü Irak’ın kuzeyindeki petrol kaynayan bölge, Misakı Milli sınırları içinde olup da genç Türkiye Cumhuriyeti’ne katılamayan tek bölgeydi. Üstelik bölge halklarının arzusu da Türkiye’ye katılmaktan yanayken… O günkü dünyanın en büyük emperyalist gücü, ne bölge halkının iradesine, ne de Türkiye’nin haklı taleplerine kulak vermişti.

Irak, Osmanlı’nın 400 yıl boyunca hükmettiği ve en son kaybettiği ülkeydi. Bölge Osmanlı idari sistemi içinde Basra, Bağdat ve Musul vilayetleri ile Süleymaniye Müstakil Sancağı’ndan oluşuyordu. Bölge halkları, Osmanlı’ya sadakatle bağlıydı. I. Dünya Savaşı’nda Hicaz’da Şerif Hüseyin önderliğindeki Araplar Osmanlı’ya karşı ayaklanıp İngilizlerin yanında savaşırken, Irak Arapları son ana dek Osmanlı’nın yanında yer aldı. Musul ve civarındaki halklar için de durum böyleydi. Bugün sık sık Ankara’yı ziyaret eden Barzani ve Talabani’nin dedeleri de Osmanlı padişahları tarafından Yıldız Sarayı’nda ağırlanırdı.

“Üstelik bölge halklarının arzusu da Türkiye ye katılmaktan yanayken…” Bu sözün doğruluğu en önemli problemdi.Bu bölgeye sahip olacak güçlü bir Türkiye, ileride ki planları altüst edebilirdi. Bir İngiliz ressamın çizdiği sınırlar ile kurulmuş IRAK ile baş etmek, sınırlarını kan ile çizmiş, hakkıyla almış bir Türkiye ile baş etmekle kıyas götüremezdi.

Irak, İngiltere için sadece ekonomik çıkarlar açısından değil, dünyadaki konumunu güçlendireceği için de çok önemliydi. Akdeniz Havzası’nı Hint Okyanusu ve Uzakdoğu’ya bağlayan yolların kavşağındaydı ve İngiltere’nin hem güvenliği, hem de dünya gücü olarak konumunu muhafaza etmesi bakımından elde edilmesi gereken bir ülkeydi. Nitekim daha I. Dünya Savaşı başlamadan İngiltere, Irak’ı istila planlarını hazırlamış ve Basra Körfezi’nden askeri birliklerini ülkeye sokmuştu. Ancak buradaki Türk birliklerine de `Irak’ı karış karış savunma’ emri verilmişti. Irak artık dört yıl sürecek bir savaşın en önemli cephelerinden biriydi. İngilizler, en büyük yenilgilerini bu cephede aldılar. Dört ay içinde 23 bin kayıp veren İngiliz ordusu 29 Nisan 1916′da Kut el Amara’da tam 140 gün süren bir kuşatmadan sonra, topyek–n esir edildi. Bu ağır yenilgiye rağmen İngilizler Irak’tan vazgeçmediler, tersine daha büyük kuvvetlerle karşı harekete geçtiler. Oysa Osmanlı, sanki savaş bitmiş gibi, Irak’taki askeri birliklerini İran cephesine kaydırdı ve burada yenilgiler birbirini izledi. İngilizlerin 11 Ocak 1917′de Bağdat’ı ele geçirmesi bir dönüm noktası oldu. Irak, Osmanlı için kaybedilmiş bir ülkeydi artık. Cephe daha gerilere çekildi. Irak ve Bağdat faslı kapanmıştı ama şimdi tüm amaç Musul ve çevresini elde tutmaya dönüktü.

Savaşın sonlarına geliniyordu ve iyice zayıflayan Osmanlı birlikleri, Musul’u savunmak için olağanüstü bir direniş sergiliyordu. Osmanlı, savaşın yenilgiyle sonuçlanacağını biliyor ve mütarekeye Musul’u elde tutarak girmek istiyordu. Böylece savaş bittiğinde Musul’un vatan toprakları içinde kalması hedefleniyordu. İngilizler ise Musul’u da alarak, mütarekeden önce Irak defterini tamamen kapatmak istiyorlardı. Ama İngilizlerin şiddetli taarruzları sonuç vermedi; 30 Ekim 1918′de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul ve çevresi hâlâ Türklerin elindeydi. Ne var ki, savaşın bitmesi ve bütün kuvvetlerin yerlerinde kalmaları gerektiği yönündeki mütareke hükmü İngilizleri durdurmaya yetmedi. İlerlemeye devam ettiler ve Türk birliklerinin Musul’u terk etmesini istediler. Türk kuvvetlerinin komutanı Ali İhsan Sabis Paşa, bu isteği reddetti ancak İstanbul Hükümeti’nin talimatı üzerine Musul’u bırakıp Nusaybin’e kadar çekildi.

Musul böylece mütareke hükümlerine ve uluslararası savaş kurallarına aykırı olarak işgal edildi. Nitekim, 28 Ocak 1920 tarihli gizli oturumda son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı tarafından kararlaştırılan ve `bölünmez bir Türk yurdunun sınırlarını’ belirleyen Misak-ı Milli, Mondros Mütarekesi’nin yürürlüğe girdiği tarihteki fiili durumu esas aldı. Kurtuluş Savaşı’nın felsefesi de böylece oluşturuldu ve mütareke anında işgal altındaki Arap halklarının kendi kaderlerini tayin hakkı kabul edilirken, diğer bölgelerin (Bugünkü Türkiye topraklarına ilave olarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye de dahil olmak üzere) Misak-ı Milli içinde olduğu ilan edildi.

İngilizler Irak’ta denetimi, kral ilan ettikleri Faysal aracılığıyla, Musul çevresinde ise Kürt aşiretlerine dayanarak sağlamaya çalışıyorlardı. Ancak Irak’ın diğer bölgelerinde olduğu gibi burada da İngiliz yönetimine karşı huzursuzluk giderek tırmanıyor ve yer yer ayaklanmalar baş gösteriyordu. İngilizler bir yandan sert tedbirlere başvuruyor, bir yandan da para saçarak aşiretleri kendilerine bağlamaya çalışıyorlardı. Örneğin, o sıralarda Türkiye’deki Milli Mücadele Hareketiyle ilişkiye geçen ve bölgenin en güçlü aşireti olan Berzenci aşiretinin reisi Şeyh Mahmut Hindistan’a sürgün edilmişti. Erbil ve Revandiz’deki aşiretlerin Türk yönetimini tercih etmeleri ve bu yönde faaliyetlere girişmeleri, İngilizleri iyice çileden çıkardı. Bölge halkına karşı şiddetli bir saldırıya geçtiler. Musul’u gerekirse savaş yoluyla kurtarmaya kararlı Ankara Hükümeti de boş durmadı; Mustafa Kemal, 1 Şubat 1922′de Milli Müdafaa Vekaleti’ne bir telgraf çekerek Revandiz’e asker gönderilmesini emretti. Türk birliği haziran ortalarında Revandiz’e ulaştı. Kısa zamanda önemli başarılar elde edildi ve aşiretler İngilizlere karşı örgütlenerek sekiz bin kişilik bir silahlı kuvvet oluşturuldu. İngilizler Süleymaniye’yi boşaltmak zorunda kaldılar; Londra’ya ulaşan haberlere göre önlem alınmazsa iki hafta içinde Musul düşebilirdi. İngilizler Şeyh Mahmut’u derhal geri getirip mandater bir Kürt yönetimi oluşturmak istediler. Bu sırada, Türk Kurtuluş Savaşı’nın 30 Ağustos Zaferi’yle kapanması, bölgede büyük bir yankı yarattı. Berzenci aşireti reisi Şeyh Mahmut ve diğer aşiretler açıkça yüzlerini Türkiye’ye döndüler. İngiltere bütün kartlarını oynamış ama aşiretlerin desteğini kazanamamıştı. Artık saldırmaktan başka çaresi yoktu. Başta Süleymaniye olmak üzere bölgedeki kasaba ve köyler ağır bir hava bombardımanına tutuldu. Tarihte sivil halka karşı gerçekleştirilen ilk hava bombardımanıydı bu. Tam bir katliam yaşandı. Aşiretler dağıldı, Türk birliği bir kez daha geri çekilmek zorunda kaldı. Bölgenin en güçlü ailesi Berzenciler, adeta yok edildi; artık Musul siyasetinde onların adı anılmayacaktı.

Bu bölgede söylenen o ki hala “Berzenciyim” demeğe korkulurmuş. İngiliz ve Fransız askerlerinin kundakta ki Berzenci ye kadar tam bir katliam yaptıkları söyleniyor. Ne tuhaftır ki şimdilerde Kürt kardeşlerimizi en çok seven Fransız leydileri!

Lozan Konferansı bu koşullar altında başladı ve en çetin tartışmalar Musul sorununda yaşandı. İsmet Paşa, Musul’un Türkiye’ye verilmesinin gerekçelerini dört başlık altında ele aldı: İlk olarak Musul ve civarı, Mondros Mütarekesi hükümlerine aykırı olarak işgal edilmişti. İkincisi Musul neredeyse bin yıldır Türk hakimiyeti altındaydı ve hem coğrafi, hem de ekonomik olarak Anadolu’nun bir uzantısıydı. Üçüncüsü bölge halkı sömürgeleştirilmiş bir halk olarak değil, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olarak yaşamak istiyorlardı. Dördüncü ve asıl tez ise bölgenin geleceğinin Arapların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesince belirlenemeyeceği yönündeydi. Çünkü bölge halkının çoğunluğunu Kürtler (263 bin) ve Türkler (146 bin) oluşturuyordu, Araplar (43 bin) azınlıktı. Türkiye hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümeti olduğuna göre Musul Türkiye’ye bağlanmalıydı. İngiliz heyeti, petrol kaynakları ve bölgenin stratejik önemini göz önünde tutarak bu tezlere karşı kararlı bir tavır sergiledi. Hatta gizli görüşmelerde, Türk heyetinden Rıza Nur’un, Musul’un Türkiye’ye verilmesine karşılık petrol imtiyazının İngilizlere bırakılacağı teklifini tartışmaya bile yanaşmadı. İsmet Paşa’nın `Yenilmez bir iman, bükülmez bir kuvvetle Musul’u alacağız’ şeklindeki sözlerine karşılık Lord Curzon `Vermeyeceğiz’ demişti. Sonunda, Musul sorunu çözülemeden Lozan görüşmeleri tamamlandı. Bu konudaki hüküm, Musul sorununun dokuz ay içinde Türkiye ve Britanya arasında çözülmesi, anlaşmaya varılamaması halinde konunun Milletler Cemiyeti’ne götürülmesi şeklindeydi.

Konu iki ülke arasında 19 Mayıs 1924′te Haliç Konferansı’nda ele alındı. Türk tarafı masaya aynı tezleri yineleyerek oturdu. Buna karşılık İngilizler, Musul’u vermek bir yana, Süryani azınlığın durumunu bahane ederek Hakkâri’yi de istediler. Tuhaftır ki, tam o sıralarda Hakkâri’de bir Süryani isyanı patladı. İngiltere, Türkiye’ye gözdağı vermek istiyordu.

Görüşmelerin bir kez daha sonuçsuz kalması ve İngiltere’nin sorunu Milletler Cemiyeti’ne götürmesi, Türkiye’nin davasını kaybettiğinin göstergesiydi. Çünkü Türkiye’nin üyesi dahi olmadığı, buna karşılık İngiltere’nin kurucu ve asli üyesi olduğu Milletler Cemiyeti’nin nasıl bir karar alacağı daha baştan belliydi. Türkiye, olacakların önüne geçmek için plebisit (halkoylaması) istedi. İngiltere bu talebi, `bölgede yaşayan halkın cahil olduğu ve sınır işlerinden anlamadığı’ gibi bir gerekçeyle kabul etmedi. Milletler Cemiyeti Konseyi, bir komisyon oluşturarak sorunun yerinde incelenmesini kararlaştırdı. Komisyon çalışmalarına başladığında İngiltere, kuzeye doğru yeni bir askeri harekâta girişti, bölge yeniden karıştı. Milletler Cemiyeti Konseyi, olası bir çatışmayı önlemek için o günkü fiili durumu `geçici olarak’ sınır (Brüksel sınırı) ilan etti. Sınır Komisyonu çalışmalarını tamamlayarak raporunu 16 Temmuz 1925′te konseye sundu. Rapor, Musul’un İngiliz mandasındaki Irak’a ilhakının uygun olduğu sonucuna varmıştı. Milletler Cemiyeti, Türkiye’nin karşı çıktığı raporu benimseyerek 16 Aralık 1925′te son kararını verdi: Türkiye ile Irak arasındaki sınır, `geçici olarak’ belirlenen Brüksel sınırı olacaktı. Türkiye bu kararın alındığı konsey toplantısına katılmamış ve kararı kabul etmediğini bildirmişti.

Tam o sırada Anadolu’da Şeyh Sait İsyanı patladı. Bu olay Türkiye’nin Musul tezini yaralamakla kalmıyor, Türkiye’ye aba altından sopa gösteriliyordu. Kendi Kürtleriyle kavgalı bir Türkiye, çoğunluğu Kürt olan Musul’u talep etmeye devam edebilir miydi?

Artık Türkiye’nin Musul için, Milletler Cemiyeti’ni de karşısına alarak İngiltere’yle savaşmaktan başka yolu kalmamıştı. Ama I. Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı’ndan yanmış yıkılmış bir ülke olarak çıkan Türkiye’nin, yeni bir savaşı düşünecek hali yoktu. Böyle bir savaştan istediğini alarak çıkacağı da şüpheliydi. Sonunda Türkiye, bu oldubittiyi kabul etmek zorunda kaldı ve 5 Haziran 1926 Ankara Antlaşması’yla Brüksel sınırı kesinleşti. Antlaşmayla ayrıca Musul petrollerinden elde edilecek gelirin yüzde onunun, 25 yıl süreyle Türkiye’ye verilmesi kararlaştırıldı. Ancak ek bir anlaşmayla Türkiye bu hakkından 500 bin İngiliz Sterlini karşılığında vazgeçti.

Zaman durdu ! 80 yıl öncesin dönüldü! Yıl 2006 değildi artık!

İngilizler in yazdığı senaryo nihayet filme çekilmeye başlandı! Bir referandum ile “etnik çoğunluğun tespiti” gündemde. Bu referandumla ilgili gelişmelerin ne yönde olduğu malum. Belki de ilerde ayrıca üzerin de durulabilecek bir konu. Ancak daha “amaca” ve işin aslına yönelik değerlendirmeler gerekiyor gibi. Biz bunlara bakalım şimdi.

80 yıl önce yarım bırakmak zorunda kaldıkları bir işi, “orta doğunun tekrar yapılanması,yeni dünya haritası çizilmesi” işinin başına döndüler.

80 yıl evvel BOLŞEVİK tehdidi planları ertelemek zorunda bırakmıştı, kutuplu dünyanın gerekleri, zorunlu şartları evdeki hesabın tutmasını geciktirmişti. Ancak vazgeçileceği anlamına gelmiyordu.

Evet, şimdi hesapların tekrar gözden geçirilip “nerde kalmıştık ?” demenin zamanıydı ! Bu bölgeyi kendi hakimiyetlerinin dışına çıkaracak her tür gelişimi, oluşumu engellemeyi başardılar. İstikrarsızlık içinde –ki bu, bu bölge insanı ve ülkeleri için bir istikrarsızlık iken- istikrarı yakalamak diye herhalde buna denir.

Orta doğu oyunu çok farklı bir oyun. Bu bölge, yeni güç dengelerinin oluşacağı, ya geleceğin güç unsurunu yada şimdiki güç unsurlarının geleceğini belirleyecek en önemli bölge!

NEDEN ?

Elbette bu sorunun cevabını aramadan önce,
Neden iki Bush ve iki Irak savaşı ?
İlki körfez, ikincisi komple istila!

İlkinde Saddam durup dururken neden Kuveyt e girdi ?

İkincisinde, Irak fiilen olmasa da reysen ABD nin elindeyken, üçe bölünmüş (kuzey-güney ve orta) ABD ve müttefik uçakları Irak üzerinde rahatlıkla uçabiliyor, Irak hava gücü iki paralel arasının dışına çıkamıyor, Cliton zamanın da başı Monica ile her derde girdiğinde hedef saptırmak için Irak ı vurabiliyorken NEDEN IRAK İSTİLASI ?

Irak zaten ellerinde değil miydi ? Irak zaten O nların değimiydi ? Petrol bölgesinden tamamen uzaklaşmış, uzaklaştırılmışken, tam-kati bir ambargo ile halk bitirilmişken, bir çölden başka bir yer olmayan paraleller arası bölge haricinde her yer “tam” kontrol altın da iken NEDEN Amerika ve müttefikleri Irak ı istila etsin ?

Körfez savaşına zemin hazırlayan Saddam Amerika ve Batının istediğini yaptı. Amerika bu sayede bölgeye konuşlandı. Riski istila sonrasından daha düşüktü. Bölgeye hakimiyeti, istila sonrasından daha fazla idi. Ancak yine de Irak ı istila etti!
Bu istilayı haklı çıkarmak için de kamu oyunu İKNA etti. Hem de kendi insanının “kanı” ile! Simülak olarak “terörü” seçti, imge olarak ta “ikiz kulelere” saldırıyı! Korku insanları İKNA etmekte kullanılabilecek çok önemli olgulardan biridir. “Ben yoksam O var” gibi bir dağlama!

İkiz kule katliamı Oğul Bush un önünü açtı. Ve istilaya zemin hazırladı. Bunlar sonuca giden yollar da olsa “neden” i hala açıklamıyor.

Bu arada Saddam ın öldürülmesi de ayrıca üzerinde durulacak derin bir konu, ancak asıl konuyla aynen bağlantılı.

Nihayetin de Irak bütünlüğünün bozulması Musul ve Kerkük te Kürt nüfusunun artırılarak bir tampon Kürt devletinin kurulması sonrasında da İsrail ve Ermenistan ın genişleyerek bu tampon devleti sınırları içine alması asıl amaçlanan. Bu basit gerçek yine de Batının Irak ta ne ARADIĞINI açılayamıyor ?

Hrant Dink cinayeti ile oluşturulmak istenen etnik kargaşasının ucunun 80 yıl öncesine kadar dayana bileceği gerçeği tuhaf bir komplo anlayışı olabilir. Ancak zamanlama açısından çok hassas olan Batı dünyası oyunu kuralına göre oynamayı iyi biliyor…

Batının Irakta NE yada NEYİ aradığını farklı bir bakışla tekrar ele almayı düşünüyorum. Tabi ki kısmet olursa…